|
|
 |
« : 18 Şubat 2008, 23:53:07 » |
|
 |
|
 |
 |
BİDAT
الْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِى وَرَضِيتُ لَكُمُ اْلاِسْلاَمَ دِينًا “…Bugün size, dininizi kemale erdirdim, nimetimi üzerinize tamamladım ve size din olarak İslâm da, razı oldum….” #( Maide, 5\3)
الْيَوْمَ Bugün اَكْمَلْتُ kemale erdirdim لَكُمْ size دِينَكُمْ dininizi وَاَتْمَمْتُ tamamladım عَلَيْكُمْ üzerinize نِعْمَتِى nimetimi وَ ve رَضِيتُ razı oldum لَكُمُ size اْلاِسْلاَمَ İslâm da دِينًا din olarak
Ayetin Nüzûlü ve Açıklaması Taberi, Suddî'den rivayette o şöyle demiştir: "Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'dan razı oldum." âyet-i kerimesi Arafe günü nazil olmuştur. Bundan sonra helâl ve haram nâzil olmamış ve Hz. Peygamber o hacdan dönüşünde vefat etmiştir. Esma bint Umeys şöyle anlatıyor: O veda haccında ALLAH'ın Resûlü (a.s) ile birlikte haccettim. Biz yürürken ve ALLAH'ın Resûlü biniti üzerindeyken birden Cibril O'na tecelli etti ve biniti, Efendimiz (a.s)'e inmekte olan Kur'ân'ın ağırlığına dayanamayarak çöktü. Ben ALLAH'ın Resûlü'ne geldim ve kendi üzerimdeki bir bürdeyi Efendimiz (a.s)'in üzerine örttüm.#( Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi, VI,51)
Esma bint Umeys'ten bu âyetin nüzul vakti olarak rivayet edilen bilgi Esma binti Yezîd'den Mâide Sûresi ile ilgili olarak rivayet edilmekte ve "Adbâ adlı devesinin üzerinde iken nazil olduğu ve vahyin ağırlığından devenin bacaklarının neredeyse kırılacağı" ayrıntılarına da yer verilmektedir. Ancak burada Mâide Sûresi ile kastedilenin Mâide Sûresinden sadece bu âyetin olması da ihtimal dahilindedir ve esbâb-ı nüzule dair rivayetlerde bunun benzeri pek çoktur. İbn Abbâs (a.s)'tan gelen bir rivayette de bu âyetin nazil olduğu gün pazartesi olarak gösterilip: "Peygamberimiz (a.s) Pazartesi günü doğdu, hicrette Mekke'den Pazartesi günü çıktı, Medine'ye Pazartesi günü girdi ve Mâide Sûresinden "Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'dan razı oldum." âyeti Pazartesi günü nazil oldu" denilmektedir.#( Taberî, age. VI,54.)
Târik ibn Şihâb'dan rivayette o şöyle demiştir: Bir Yahudi Hz. Ömer'e: “Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'dan razı oldum." âyet-i kerimesi nazil olduğu sırada: "Biz Yahudiler topluluğu böyle bir âyetin indiği günü bilseydik o günü kendimize bayram edinirdik." demişti. Hz. Ömer (r.a): "Bu âyetin nazil olduğu günü, nazil olduğu saati ve o nazil olduğu esnada Resûl-i Ekrem'in nerede olduğunu çok iyi biliyorum; Bu âyet-i kerime biz, Arafe günü ALLAH'ın Resûlü ile Arafat'ta iken O, vakfe yaparken nazil oldu." dedi. Yine Hz. Ömer'den gelen başka bir rivayette onun: "Arafatta bir cuma gecesi nazil oldu." dediği nakledilmektedir.#( Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân, 5/2; İman, 33; Meğâzî, 77; Muslim, Tefsir, 3-5; Tinnizî, Tefsir, 5/1,2, hadis no: 3043, 3044; Neseî, İman, 18; Menâsik, 194; Ahmed ibn Hanbel, Musned, 1,27.39.)
Ashab-ı Âsâr (hadisciler) şöyle demişlerdir: "Hz. Peygamber (a.s) bu âyetin nüzulünden sonra, ancak seksen bir veya seksen iki gün yaşadı ve İslâm dininin ahkâmında bu âyetten sonra kesinlikle ne bir ziyade, ne bir nesih, ne de bir değişiklik vaki olmamıştır. Böylece bu âyet, Hz. Peygamber (a.s)'e, adetâ vefatının yaklaştığını haber verme gibi olmuştur ve bu bir gayptan haber vermedir. Bu da, bir mucizedir. Bunu te'kid eden bir konuda rivayet edilen şu husustur! Hz. Peygamber (a.s) bu âyeti ashaba okuduğu zaman, onlar, Hz. Ebû Bekir (r.a) hariç, son derece sevinmiş ve büyük bir sevinç göstermişlerdir. Hz. Ebû Bekir (r.a) ise ağlamış. Ona, niçin ağladığı sorutunca, "Bu âyet, Resûlullah (a.s)'ın vefatının yakın olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü kemâlden sonra zeval bulunur" demiştir. Binâenaleyh bu hâdise, bu âyet vesilesi ite, kendisinden başkasının vâkıf olmadığı bir sırra (manaya) vâkıf olduğu için, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a)'in ilminin mükemmelliğine bir delil olur.#( Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 8/466)
Birisi şöyle diyebilir: Yüce ALLAH'ın: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim" buyruğu, dinin bir zamanlar kâmil olmadığının delilidir. Bu ise, daha önce vefat eden Muhacir, Ensar, Bedir ve Hudeybiye'de bulunmuş, Resûlullah (a.s)'a biati de yapmış, ALLAH için canlarını feda etmiş kimselerin karşı karşıya kaldıkları büyük ve türlü mihnetlere rağmen, eksik bir din üzere ölmelerini; Resûlullah (a.s)'ın da bu durumda insanları eksik bir dine davet etmesini gerektirir. Bilindiği gibi eksiklik de bir kusurdur. ALLAH'ın dini ise dosdoğru bir dindir. Nitekim yüce ALLAH: "Dosdoğru bir dine..."# ( En'âm, 6/161)diye buyurmaktadır.
Böyle bir şüpheye şu şekilde cevap verilebilir: Neye dayanarak bir eksikliğin bir kusur olduğunu söylüyorsunuz? Buna dair deliliniz nedir? Ayrıca şunlar da söylenir: Ayın eksik olması bir kusur mudur? Yolcunun namazının eksik olması o namaz için bir kusur mudur? Yüce ALLAH'ın: "Uzun ömürlü birisinin ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmedi de ancak bir kitaptadır"# ( Fâtır, 35/11) buyruğunda işaret ettiği şekilde, dilediği ömrün eksikliği o ömür için bir kusur mudur? Alışılmıştan daha eksik olan ay hali günleri, hamilelik günlerinin eksik oluşu, hırsızlık, yangın veya sel baskını dolayısıyla sahibini fakir bırakmadığı takdirde malın eksikliği, acaba bir kusur mudur? O bakımdan, yüce ALLAH'ın ilminde bulunan dinin geri kalan bölümlerinin bildirilmesinden önce sert hükümler açısından dinin bölümlerindeki eksikliğe karşı gösterilen bu tepkir aslında böyle bir tepkiyi gerektiren herhangi bir kusur veya olumsuz bir yönden dolayı değildir.
Yüce ALLAH: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim" buyruğu ile şunu kastetmiştir. O, dinin rükünlerinden başka herhangi bir rüknün kalmamış olduğu, hacca da onları muvaffak kıldı ve haccettiler. Böylelikle bütün rükünlerini eda ve farzlarını yerine getirmek suretiyle dini onlar için tamamlamış oldu, Hz. Peygamber (a.s) de: "İslam beş esas üzerine bina edilmiştir..."# ( Buhâri, İman 2, Tefsir 2. sûre 30; Müslim, İman 19-22; Tirmizi, İman 3; Nesai, İman 13.)diye buyurmuştur. Bundan önce ise şehadet kelimesini getirmişler, namaz kılmışlar, zekât vermişler, oruç tutmuşlar, cihad etmişler, umre yapmışlardı, ama henüz haccetmemişler di. İşte o gün Peygamber (a.s) ile birlikte haccedince şanı Yüce ALLAH, onlar Arefe akşamı vakfe yerinde iken: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim…” buyruğunu indirdi. Bununla da dinini onlar için vaaz edişini tamamlamış olduğunu kastetmektedir. İşte bunda, ALLAH'a yapılan bütün itaatlerin bir din, iman ve İslâm olduğuna dair açık delil vardır.# ( el-Hakim, el-Müstedrefı, II, 427-428; İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 6/54-56; İbnu'l-Esir, en-Nihâye, II, 80.)
Yukarıdaki ayeti kerime yüce İslam dininin kemale erdiğini artık önden ardında hiçbir eksikliğinin kalmadığını ve ilave de edilmeyeceğini göstermektedir. Aşağıdaki hadisi şerif ise bundan sonra dine önden ve ardından ek yapmak bidat olduğunu ve bu eklemeleri yapma cüretine girenlerin dalalette olacağını bize haber vermektedir.
Yüce ALLAH cümlemizi bidatlerden sakındırıp dalalete düşmekten muhafaza buyursun.
قَالَ رَسُولُ اللّهِ :كُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ ALLAH Resulü (a.s) buyurdular ki:”Her bidat dalalettir.” #( Tirmizî, İlim: 16, (2678); Ebu Dâvud, Sünne: 6.)
قَالَ buyurdular ki رَسُولُ Resulü (a.s) اللّهِ ALLAH :كُلَّ Her بِدْعَةٍ bidat ضَلاَلَةٌ dalalettir
Hadisin Vürûdu ve Açıklaması İrbâz İbnu Sâriye (r.a) dedi ki: "Bir gün Resûlullah (a.s) bize namaz kıldırdı. Sonra yüzünü cemaate çevirerek çok beliğ, çok mânidar bir vaazda bulundu. Öyle ki dinleyenlerin gözleri yaşla, kalpleri de heyecanla doldu. Cemaatten biri: "Ey ALLAH'ın Resûlü, sanki bu, bir veda konuşmasıdır, bize ne tavsiye ediyorsunuz?" dedi. "Size, buyurdu, ALLAH'a karşı takvada bulunmanızı, başınızda Habeşli bir köle olsa bile emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira, sizden hayatta kalanlar benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere olan Hülefâ-i Râşidîn'in sünnetini hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bidattır, her bidat de dalalettir, sapıklıktır."#( Tirmizî, İlim: 16, (2678); Ebu Dâvud, Sünne: 6, (4607); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/330-331.)
Hadis-i şerif İslam’ın büyük kaidelerinden biridir. Kaide şudur: Kitap ve sünnette bulunmayan ve müslümanların örfüne uymayan her şey merdud, yani batıldır.
Alimler, meseleye delil olarak da şu hadisi zikrederler: “Kim benim bir sünnetimi ihya ederek insanların onunla amel etmelerine vesile olursa, o insanların kazanacağı sevaplardan hiçbir şey eksiltmeden onların sevaplarının bir katını almış olacaktır. Kim de bir bidat icat ederek onunla amel edilmesine sebep olursa, o bidat ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlardan hiçbir şey eksiltmeden onların günahlarının bir katını yüklenmiş olacaktır.”# ( İbn Mâce, Mukaddime, 15.)
Bidatı dar kapsamlı olarak anlayan başta İmam Malik olmak üzere, Aynî, Beyhakî, İbn Hacer el-Askalânî ve Heytemî, İmam Birgivî ve İbn Teymiyye gibi âlimler de şu tarifi getirirler: “Bidat, Resûlullah (a.s)’dan sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan herşeydir.”
Bu ulemaya göre dinle ilgisi olmayan ve dinî özellik taşımayan yeni icatlar bidat sayılmaz. Bu bakımdan örf ve âdet türünden olan davranışlar bidat kavramının dışında değerlendirilir.
Bu görüşün delilleri de şu hadislerdir:
“İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir.”# ( Müslim, Cum’a, 43.)
“Sonradan ihdas edilen herşey bidattır.”# ( İbn Mâce, Mukaddime, 7.)
“Her bidat dalalettir.”# ( Müslim, Cum’a, 43.)
“Din namına sonradan ortaya çıkarılan şeylerden sakının. Gerçekten sonradan ortaya çıkarılan herşey bid’attır ve her bid’at de sapıklıktır. Bu durumda sizin yapmanız gereken şey, benim sünnetime ve birer hidayet ve irşad rehberi olan halifelerimin sünnetlerine sarılmanızdır.” #( Ebû Dâvud, Sünnet, 5.)
Aynı görüşü benimseyen fıkıh usulü uzmanı eş-Şâtibî ise, bidatı ‘sonradan ortaya çıkan dinî görünümlü yol’ olarak tarif ettikten sonra, konuya şu şekilde bir açıklık getirir: “Bidatı dinî görünümlü bir yol olarak benimseyen kişilerin bu yola girmelerinin sebebi ALLAH’a daha çok kulluk etmektir. Bunun yanında, dinî görünümlü olmayan ve dinî telakki edilmeyen şeyler bidatten sayılmaz. Meselâ, bir kimsenin helâl olan bir şeyi kendisine yasaklaması bidat değildir, ancak bu yasaklamayı dindarlık düşüncesiyle yapması bidattır.” Şâtıbî’ye göre bidatı ‘hasene’ ve ‘seyyie’ olarak iki ayırmak doğru değildir.# ( İbrahim bin el-Musâ eş-Şâtıbî, el-İ’tisam; DİA, “Bid’at” maddesi.)
Bidatı Hasene Bu tarifle birlikte aynı ulema bidatı, hasene ve seyyie olarak ikiye ayırır, yapılması mahzurlu olmayanlara bidat-ı hasene (iyi bidat), yapılması mahzurlu olanlara da bidat-ı seyyie (kötü bidat) derler. Minare ve medrese yapmak bidat-ı hasene, kabirlerin üzerine mum yakmak da bidat-ı seyyiedir. Buna göre, hadislerde reddedilen bidatler, kötü bidatlerdir.
Hz. Ömer (r.a), Mescid-i Nebevi’de teravih namazını cemaatle kılanları görünce, “Bu ne güzel bir bidattır” diyerek teşvik etmiş ve bidat-ı haseneyi belirtmiştir.#( Buhârî, Teravih, 1.) Sünnetin titizlikle korunmasını isteyen ve Hicrî 1000’inci yılda yaşayan İmam Rabbânî bidatlere karşı mücadele etmeyi dile getirirken şöyle der: “En bahtiyar odur ki, İslâmın ve Müslümanların garip düştüğü bir zamanda terk ve ihmal edilmiş sünnetlerden birisini ihya edip yaygın olan bidatlerden birisini yok edip kaldıran insandır. Şimdi öyle bir zaman ki, Resûl-i Ekrem (a.s) gönderileli bin seneyi geçmiştir, kıyamet alametleri de teker teker çıkmaya başlamıştır. Resûlullah (a.s)’ın Saadet Asrından uzaklaştıkça sünnetler perdelenmiş, bidatler yalan illetinin yaygınlaşmasıyla çoğalmıştır. Şimdi öyle bir mücahide ihtiyaç vardır ki, sünnetleri ihya etsin, bidatleri kaldırsın. Çünkü bidatlerin revaç bulması dinin tahribine sebep olur.”#( İmamı Rabbani, Mektubat, İstanbul, 1978,Çğrı Yay. C,1, s, 121, Muktup no:34-35.)
Sahabiler, Peygamber Efendimizin zamanında olmayan pek çok işler yapmışlar, onlara cevaz vererek kabulü hususunda icma etmişlerdir. Hz. Ebu Bekir zamanında Kur’an’ın bir mushaf halinde toplanması, Hz. Osman’ın zamanında nüshaların çoğaltılarak çeşitli bölgelere gönderilmesi en çok bilinen örneklerin başında gelir.
Daha sonraki dönemlerde nahiv, feraiz, hesap, tefsir, isnada dayalı söz ve hadis metinlerinin tamamının yazılmasına yönelik çalışmalar da bunun örneklerinden bir kaçıdır. Bunları bidat olarak isimlendirsek bile, kötü ve merdut oldukları söylenemez. Çünkü ilmin muhafazası, yayılması ve sonraki nesillere intikali bu sayede olmuştur.
Konuyu zamanımıza kadar getirmek, basın yayın organlarını, bunların basıldığı modern baskı tesislerini, diğer iletişim vasıtaları ile, askeri ve sivil alandaki bütün gelişmeleri bu tavır ve tarz içinde ele almak zorundayız. Bunların bulunduğu bu dünyaya ayak uydurmayanların yaşama şansı ve hayat hakkı da olmaz.
Aynı şekilde, evlerimizin yapı tarzından, içinde ihtiyaç duyduğumuz malzemeye varıncaya kadar bir çok eşya, zamana, mekâna ve coğrafyaya göre farklılıklar gösterir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s) buyurmuşlardır ki: “Peygamberlerinden sonra dinlerinde bidat uyduran her ümmet, sünnetten de o bidat kadar bir sünneti zayi etmiş olur.”# ( Et-Tergîb ve’t-Terhîb Trc, 1:109)
Görüldüğü üzere İmam Rabbânî, sünnete en ufak bir gölge düşürecek bidate müsamaha dahi göstermemekle birlikte Mektubat’ın bazı nüshalarının şerhinde sünnette aslı bulunanlara bidat ismini bulaştırmaz, onlar için ‘güzel âdet’ anlamında ‘sünnet-i hasene’ tabirini kullanır.# ( M. Paksu, Sünnet ve Aile, s. 19.)
Adet ve Adablar Bidat Değildir Bediüzzaman Said Nursî, “Mirkatü’s-Sünne ve Tiryaku Marazı’l-Bidat” (Sünnetin Dereceleri ve Bidat Hastalığının İlacı) adıyla müstakil olarak kaleme aldığı eserinde bidatı dar kapsamlı olarak tarif eden ulemanın görüşünü benimser ve, “Ahkâm-ı ubudiyette yeni icatlar bidattır,” “Şeriat ve sünnet tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icatlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs (eksik) görmek hissini veren bidaları icat etmek dalâlettir, ateştir” diyerek bidat mefhumunun sadece dinle, ibadetlerle ilgili meselelerde söz konusu olduğunu belirtir.
Ona göre, “Her bidat dalalettir ve her dalalet Cehennem ateşindedir” # ( Müslim, Cum’a, 43.)hadis-i şerifi ve “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim”# ( Mâide Sûresi, 3.)âyet-i kerimesinin bildirdiği üzere, şeriatın kaideleri ve sünnetin düsturları tamamlandıktan ve kemâl noktasına erdikten sonra yeni icatlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—eksik görmeye götüren bidatları icat etmek dalâlettir, ateştir.# ( Said Nursi, Lem’alar, s. 609.)
Yine Bediüzzaman’a göre, ibadetlerle ilgili hüküm ve meselelerde yeni icatlar çıkarmak bidattır ve dince reddedilmiştir. Çünkü sünnetlerin bir kısmı ibadetlerle ilgilidir ve fıkıh kitaplarında açıklanmıştır, onları değiştirmek bidattır. Diğer kısmı ‘âdâb’ olarak bilinir ve bunlar siyer kitaplarında mevcuttur. Onlara aykırı hareket etmeye bidat denilmez; ancak nebevî edebe uyulmamış, onun nurundan ve hakikî edepten istifade edilmemiş olur. Bu kısım da örf ve âdât, fıtrî muamelelerde Resûl-i Ekrem (a.s)’in tevatürle belirlenen hareketlerine uymaktır. Bunlar ise konuşmak, yemek içmek, yatıp kalkmak gibi görgü kurallarıyla alâkalı sünnetlerdir.#( Said Nursi, a,g,e. Lem’alar, s. 609)
Bidat ve İctihad İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Azama “Teravih namazı için, Hz.Ömer (r.a)’in yaptığı içtihadın hükmü nedir?” diye sorduğunda İmam-ı Azam “Teravih namazı sünnet-i müekkeddedir. Bu sebeple kimse bidat diyemez. Hz.Peygamber (a.s) zamanında olan ve onun bizzat yaptığı işi, düzenli ve devamlı hale getirmiştir” cevabını verir. Hz.Peygamber (a.s) sahabe-i kirama imamlık yaparak teravihi cemaatle kıldırdığı sabittir.# ( İbn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, Mısır,1972,c,1,s,591.)
Dinimiz, ferdin ve toplumun yararına olan şeyleri yasaklamamıştır. Helalleri ve haramları açıklamış, icma, kıyas ve ictihadı serbest bırakarak, Kur’an ve Sünnet’in naslarına aykırı olmamak şartıyla, kıyamete kadar ortaya çıkabilecek her konuya karar verme imkânı, yetki ve selâhiyetini alimlerle, onlara başvuracak yöneticilere bırakmıştır.
Bidat konusu, İslam alimlerinin her asırda ciddiyetle üzerinde durdukları bir konu olmuştur. İ’tisam denilen, Kur’an ve Sünnet’e bağlanma konusuyla bidat hep bir arada mütalaa edilegelmiştir. Çünkü buraya kadar söylediklerimizden de anlaşılacağı gibi, Kur’an ve Sünnet’in, devreden çıkarılması veya ihmal edilmesi, bidatları doğurur ve onların yetişip gelişmesine zemin hazırlar. O halde bidatlara engel olabilmenin yegâne yolu, Kur’an ve sünnet kültürünü yaygınlaştırmak, bunların hayat tarzı haline gelmesine zemin hazırlamaktır.
Din, Kur’an’a ve ALLAH Resulü’nün sünnetine uymak, ortaya çıkan problemlere Kur’an ve Sünnet’e uygun çareler bulmak ve insanları çözümsüzlüğe mahkum etmemek suretiyle hayatiyetini ve etkisini sürekli kılabilir. Özellikle hadiste geçen “dinde olmayan şey” ifadesi, Kur’an ve Sünnet’e aykırı olmayan icatların, yasaklanmış bidatlardan sayılmayacağına işaret kabul edilebilir. Çünkü bir çok yeni icat vardır ki, bunlar fıkhen zaruri ihtiyaçlardan bile sayılır olmuştur.
Hadisten Öğrendiklerimiz 1) Bu hadis, İslam’ın en büyük temellerinden birini teşkil eder. Bu temel, Kur’an ve Sünnet’e aykırı olarak sonradan ortaya çıkan her inanç, ibadet ve muamelatın kabul edilemez oluşudur. 2) Sonradan ortaya çıkan bir takım icadlar ve ihtiyaçlar, Kur’an ve Sünnet’e aykırı bir ciheti olmadıkça, merdut olan bidatlar sınıfından sayılmaz. 3) Bidat, hasene (iyi) ve seyyie (kötü) olmak üzerre ikiye ayrılır. Kur’an, Sünnet, icmâ ve sahabe yoluna yoluna aykırı olmayanlar iyi, aksi olanlar kötü diye adlandırılır. 4) İslâm alimleri bidatları, vacib, mendup, mübah, haram ve mekruh olmak üzere beş kısımda ele almışlardır. Savaş aletleri icadı, zamanın şartlarına uygun kuvvet hazırlamak vaciptir. Üniversiteler, enstitüler kurmak, ilmi kitaplar hazırlayıp basmak, ilmi yaymak, insanlara öğretmek, okul binaları yapmak gibi şeyler mendup ve makbuldür. Helal olan şeyleri yeyip içmek mübahtır. Haram ve mekruh ise dinimizce tayin ve tespit edilmiştir. 5) Bidatı icad eden de, onun yolunda ve izinde giden de aynı şekilde günahkârdır. # ( M. Yaşar Kandemir, İ. Lütfü Çakan, Raşit Küçük, Riyazu’s-Salihin Tercüme ve Şerhi, Erkam Yayınları: 2/13.) 6) Her toplumun kendine has adet ve adabları İslam din ile çelişmediği sürece bidat sayılamaz. Çünkü yüce dinimiz İslam, toplumları ayakta tutan örf ve adetlerle çatışmamıştır. 7) İçtihad kapısı kıyamete kadar açıktır. Yeter ki içtihada yetkili kimseler İslam ümmetinin önünü açacak müşküllerini halledecek ehil kimseler bulunsun.
|
|
 |
|
 |
|