|
|
 |
« : 26 Mayıs 2008, 18:17:58 » |
|
 |
|
 |
 |
Defaatle arz etmişimdir; Abdulkuddüs Hazretleri der ki: “Hazreti Muhammed (sallALLAHu aleyhi ve sellem) gökler ötesi âlemlere gitti, bütün sema ehlince “müşârun bi'l-benân” oldu.. Âyetü'l-Kübrâ'yı müşahede etti.. fizik âlemlerini aşarak fizik ötesine yürüdü; “Sidretü'l-Müntehâ” konağına uğradı, “Kâb-ı Kavseyni ev ednâ” zirvesine ulaştı ve “likâullah”a mazhariyet ufkuna erdi.. görülmezleri gördü, duyulmazları duydu... Fakat, bütün bu güzellikler O'nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı; O'na asıl vazifesini unutturamadı. O döndü, ümmetinin arasına geri geldi. ALLAH'a yemin ederim, eğer ben o lütuflara mazhar olsaydım, o mertebelere ulaşsaydım, asla geriye dönmezdim!.” Onun bu sözü üzerine başka bir Hak dostu da şu değerlendirmede bulunur; “İşte velî ile nebî arasındaki fark budur. Birincisi yaşar; fakat ikincisi yaşatmaya çalışır.” Evet, biri ulaşmaya gayret eder; diğeri başkalarını ulaştırma sevdalısıdır. Biri sürekli O'na doğru gider, vuslata yürür, maiyyet arar ve üns billah diler.. beriki oraya çoktan varmıştır; o bir yandan ALLAH'la maiyyetini devam ettirme, diğer taraftan da, tattıklarını tattırma, duyduklarını duyurma ve başkalarını da o zirveye ulaştırma peşindedir.
Bundan dolayı, Peygamber Efendimiz'in marifet ufku ve hassasiyeti zaviyesinden meseleye bakılınca, O'nun ızdırapları daha iyi anlaşılacaktır. O, Cennet nimetlerine ermenin nasıl bir bahtiyarlık ve Cehenneme yuvarlanmanın ne tür bir talihsizlik olduğunu görmüş; insanları ebedi hüsrandan kurtararak sonsuz saadetlere ulaştırmak için dünyaya dönmüştü. O, insanlara, kendilerini bekleyen tehlikeleri haber veriyor; onlara kurtuluşa götüren yolu işaret ediyordu; fakat, insanların çoğu O'nun mesajına karşı bîgâne davranıyor, kendi mahiyetinden habersiz yaşıyordu. Merhum M. Akif'in,
“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
‘Muhakkar bir vücûdum!' dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir”
dediği gibi, pek çok insan, yeryüzünde ALLAH'ın halifesi olduğundan bîhaberdi.. bütün mahlukât arasında Hakk'ın gözdesi olarak yaratıldığının şuurunda değildi.. topyekün varlığın özü, usâresi ve Yüce Yaratıcı'nın en parlak aynası olduğundan habersizdi. Cennet'e namzet olarak yaratılmıştı; fakat, ateşe doğru yürüyordu.. selim bir fıtratla dünyaya gelmişti; ama dâllîn güruhundan olmuş, gazab-ı ilahiyi celbedenler arasında dolaşıyordu.
Evet, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, insanların bu hâlini gördükçe âdetâ kendine kıyarcasına ızdırapla kıvranıyordu; o hassas ruhu insanlığın dertleriyle inliyordu. Dert ve ızdırabın tahammül edilemez bir keyfiyet aldığı anlarda ise, Cenâb-ı Hakk'ın hem ta'dil hem de takdir ifade eden hitabı imdada yetişiyordu. ALLAH (celle celalühü) bir gün O'na, “(Habibim) Sen dilediğin herkesi doğru yola eriştiremezsin! Ancak ALLAH dilediğini doğruya hidâyet eder. ” (Kasas, 28/56) diyerek, inandırmanın şe'n-i rububiyete ait bir iş olduğunu hatırlatıyor; bir başka gün de “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin.” (Şuara, 26/3) sözüyle O'na tembih buudlu bir iltifatta bulunuyordu.
|
|
 |
|
 |
|