|
|
 |
« : 16 Ağustos 2007, 22:21:35 » |
|
 |
|
 |
 |
Şimdi size, kendilerini müşfik, mâsum ve merhametli sayan hıristiyanların bir câmii kiliseye çevirme işinden bahs edeceğiz. Aşağıdaki yazı, 1312 [m. 1894] senesinde, Almanyada Würzburg şehrinde neşredilmiş olan ve Prens Salvator, Prof. Graus, teolog Kirchberger, baron von Bibra, Bayan Threlfall tarafından hazırlanan (Spaneien İspanya) ismindeki eserden alınmıştır:
(İspanyada en mühim şehirlerden biri, Cordoba (Arabca ismi: Kurtuba)dır. Bu şehir, Arab Endülüs devletinin merkezi idi. Müslümanlar, Târık bin Ziyâd kumandasında, 95 [m. 711] de İspanyaya geçince, bu şehri kendilerine başşehr yapmışlardı. Arablar bu şehre medeniyet getirdiler.Yarı vahşî olan bu şehri, tam bir medenî şehre çevirdiler. Bir büyük saray [El-kasr], hastahâneler, medreseler yaptılar. Bunların yanında, bir de büyük Câmia [Üniversite] kurdular. Avrupada ilk kurulan üniversite, budur. O zamana kadar Avrupalılar ilimde, fende, tıbda, ziraatte ve medeniyette çok geri kalmışlardı. Müslümanlar, onlara ilim, fen, medeniyet getirdiler. Onlara hocalık ettiler.
Endülüs islâm devletini kuran birinci Abdürrahmân bin Muaviye bin Hişâm bin Abdilmelik, [Abdürrahmân, 172 [m. 788] de vefât etti.] Kurtubada çok büyük bir câmi yaptırmak istedi. Bu câmiin Bağdâdda bulunan câmilerden daha büyük, daha güzel ve ihtişâmlı olmasını istiyordu. Kurtubada bu işe en uygun arsayı seçti. Arsa bir hıristiyana âid idi. Bu adam, arsası için çok para istedi. Çok âdil bir hükümdâr olan birinci Abdürrahmân, isterse, zorla bu araziyi alabilirken, kat'iyyen böyle bir yola başvurmadı. Aksine, hıristiyan sahibine istediği parayı ödedi. Hıristiyanlar, bu para ile kendilerine üç küçük kilise yaptılar. Câmiin yapılmasına 169 [m. 785] senesinde başlandı. Abdürrahmân, günde birkaç saat binâ inşaâtında, bir amele gibi çalışıyordu. İnşaât malzemesi, doğunun birçok yerlerinden getirtildi. Tahta kısmlar için Lübnanın en mükemmel ağaçları, mermer kısmlar için, doğunun birçok yerlerinden renkli mermerler, Iraktan ve Sûriyeden kıymetli taşlar, inci, zümrüd, fil-dişi, bu araziye yığıldı. Her şey çok güzel ve çok boldu. Câmi, ihtişâmlı bir binâ hâlinde yavaş yavaş yükselmeye başladı. Birinci Abdürrahmânın ömrü, câmiin bittiğini görmeye yetmedi. 172 [m. 788] senesinde vefât etti. Ondan sonra hükümdar olan oğlu Hişâm ve torunu birinci Hakem, câmiin tamamlanmasına gayret ettiler. Câmi, 10 senede tamamlandı. Fakat, bundan sonra, her sene bir parça ilâve edilerek, en son şeklini, 380 [m. 990] senesinde, yâni ancak 205 sene sonra aldı. İkinci Hakem 366 [m. 976] da câmiye altından bir minber yaptırdı. [İkinci Hakem, 366 [m. 976] da vefât etti.] İşte, böylelikle bu câmi pek muazzam, pek haşmetli ve son derecede güzel bir eser olarak ortaya çıktı. Câmi, 120x135 metre ebatında ve müstatil [diktörtgen] şeklinde idi. İki (kolu) biraz ileriye doğru uzanıyor. Bu kolların uzunluğu 135 metreyi buluyordu. Bu uzanan iki kolun binânın esas gövdesinden çıkan kısmları arasında bir açık avlu meydana gelmişti. Câmiin içinde, her biri 10 metre yüksekliğinde 1419 sütun bulunuyordu. Bu sütunlar dünyanın en mükemmel mermerlerinden yapılmıştı. Sütunların tepelerindeki kemerler, birkaç renkli mermerden parça parça olarak meydana getirilmişti. Câmiye girince, insanın gözü bu sütun ormanında gayb oluyordu.
Mermer sütun başlıklarına bakanlar, bu güzellik karşısında hayrân kalıyordu. Câmiye giren herkes, âdetâ büyüleniyordu. Bu kadar güzellik, o zamana kadar dünyanın hiçbir yerinde görülmemişti.
Câmiin, 20 kapısı vardı.Kapıların önünde, özel portakal bahçeleri kurulmuş, her taraf yeşilliğe bürünmüştü. Câmiin etrâfında, diğer bahçeler, havuzlar, fiskiyeler, çeşmeler vardı. Müslümanların abdest alabilmesi için birçok şadırvanlar yapılmıştı. Câmiin zemîni, en kıymetli mermer ve süslü tahtalar ile işlenmişti. Tavanın yapılması için kullanılan kıymetli Lübnan tahtaları, ayrı bir güzellik, ayrı bir heybet veriyordu. Duvar ve tavanlarda oymalar, işlemeler ve çok güzel yazılar vardı. İnsan, câmiye girip bir göz atsa, sanki bu muhteşem sütun ormanı bitmiyecek gibi görünüyordu. Geceleyin, binlerce gümüş kandillerden fışkıran renkli ışıklar, câmii aydınlatıyordu.
1041 [m. 1632] senesinde Mısrda vefât eden meşhûr tarihçi Ahmed El-Makkarî, (Nef-ut-tîb min-gasni Endülüs-ir-ratîb) kitabında, bu câmiden bahs ederken, onu aydınlatan lâmba ve kandillerin 7425 adet olduğunu, bunların senenin normal günlerinde yarısının geceleyin yakıldığını, Ramazan ve bayramlarda, diğer mübârek gecelerde ise, hepsinin yandığını, lâmba ve kandillerin yanması için, senede 24000 okka zeytinyağı sarf edildiğini, ayrıca câmiye güzel koku vermek için, her sene 120 okka amber ve öd ağacı yakıldığını yazmaktadır.
Minârelerin tepesinde nar şeklinde başlıklar bulunuyordu. Bu başlıklar, mücevherler, inciler, zümrüdlerle süslenmiş, taş araları altın parçaları ile örtülmüştü. Lübnanda hıristiyan papazların yazdığı (Müncid) lügat kitabında, Kurtuba câmiinden iki nefîs manzara resmi vardır.
Hıristiyanlar, 897 [m. 1492] de Endülüs Devletini mahv edip Kurtubaya girince, ilk iş olarak, bu câmiye saldırdılar. Bu çok güzel, haşmetli binâya atlarıyla girdiler. Câmiye sığınmış olan müslümanları, merhametsizce boğazladılar. O kadar ki, câmiin kapılarından kan akmaya başladı. Ondan sonra, altın minberi parçalıyarak aralarında taksîm ettiler. Fildişinden yapılmış rahleleri paylaştılar. Minberde saklanan ve Osman radıyALLAHü anhın yazdığı Kur'an-ı kerimin bir eşi olan inci ve zümrüdle işlenmiş nefîs Mıshaf-ı şerifi ayakların altına alarak çiğnediler.Böylece, minber ve Kur'an-ı kerim, bu iki eşsiz nefîs eser, tamamen yok edildi. Vahşî İspanyollar, bütün müslüman ve yahudileri kılıç tehdîdi ile zorla hıristiyan yaptılar. Ellerinden kaçabilen yahudiler, Osmanlı devletine ilticâ ettiler. Bugün, Türkiyede bulunan yahudiler, bunların torunlarıdır.Hâlbuki, müslümanlar, ilk defa bu memleketleri zapt ettikleri zaman, orada yaşayan hıristiyan ve yahudilere hiç dokunmamış, onların kendi dinlerine göre ibâdet etmelerine kat'iyyen mani olmamışlardı.
Hıristiyan İspanyollar, görülmemiş bir vahşet ile müslüman ve yahudileri yok ettikten sonra, bu şâheser câmii yıkmaya başladılar. Önce minârelerdeki altın ve zümrüdle işlenmiş nar şeklindeki başlıkları indirerek yağma ettiler. Bunların yerine âdî taştan yapılmış, güyâ melek şeklinde çirkin başlıklar koydular.Tavandaki o haşmetli, güzel tahta süsleri söktüler.Yerdeki güzel mermerleri kırıp parçaladılar.Yerlerine âdî taşlar dizdiler.Dıvarlardaki bütün güzel süslemeleri yerle bir ettiler. Sütunları yıkmaya çalıştılar. Fakat, ancak bir kısmını devirebildiler. Geri kalan sütunları âdî kireçle badana ettiler. Yıkılan sütunlar, yüzlerce idi ve câmiin içinde büyük bir mermer yığını hâlinde serilmiş, kalmıştı. 20 kapıdan çoğu taşlarla örülerek kapatıldı. Nihâyet, en son bir vahşet eseri olarak, 929 [m. 1523] senesinde câmiin içine bir kilise yapmaya karar verdiler. Bunun için, o zaman İspanya ve Almanya İmparatoru olan 5. Karlostan [yâni Almanya imparatoru beşinci Charles Quint'den (906-966 [m. 1500-1558])] izin istediler. Charles Quint, bu teklîfi evvelâ red etti. Fakat, müteassıb kardinaller onu mütemâdiyen sıkıştırıyor, din uğruna bu işin muhakkak yapılması Îcap ettiğini savunuyorlardı. Bunların başında çok büyük nüfûzu olan kardinal Alonso Maurique bulunuyordu. Bu kardinal, aynı zamanda papayı da bu iş için kandırmıştı. Papanın da câmiin kiliseye çevrilmesini arzu ettiğini gören Charles Quint, bu işe muvâfakat etmek zorunda kalmıştı. Kilise yapmak için, birçok sütunlar daha yıkıldı ve câmide kalan sütun sayısı 812 ye kadar düştü. Yâni, en azdan 600 kıymetli mermer sütun yıkıldı. Yapılan kilise, câmiin ortasında haç şeklinde 52x12 metre ebatında çirkin bir binâ olarak kendini gösterdi. Charles Quint, bizzat Kurtubaya gelerek bu kiliseyi gördü. Çok üzüldü, (Yaptığınız vahşeti görünce, size bunun için izin verdiğime çok pişman oldum. Dünyada bir benzeri bulunmayan, bu güzel eseri böylece tahrîb edeceğinizi bilseydim, size müsâ'ade etmez ve hepinizi cezâlandırırdım. Yaptığınız bu çirkin kilise, eşi her yerde bulunan âdî bir binâdan ibârettir. Hâlbuki, bu haşmetli câmiin bir nâzîrini yapmak imkânı yoktur) dedi. Bugün bu haşmetli binâyı ziyâret edenler, harap olmasına rağmen, İslâm mi'mârîsinin bu büyük eserinin güzelliği, büyüklüğü karşısında hayrân kalmakta, ortada bir cüce gibi görünen kilisenin hâline acımakta ve böyle bir haşmetli eserin bu hâle gelmesine müteessir olmaktadırlar.) Spaneienden tercüme tamam oldu.
Yukarıda okuduğunuz yazı, hıristiyanlardan kurulmuş ve içlerinde din adamı papazların da bulunduğu bir hey'et tarafından yazılmıştır. Sırf hakîkattir. İşte görünüz: Kim zorla din değiştirtmiş, kim ibâdet yerlerini yakıp yağmalamış, kim zulüm yapmış, siz de öğreniniz. Kurtubadaki câmiin ismi bugün (La Mezquita Kilisesi)dir. Bu kelime “Mescid” isminden gelmektedir.Ya'nî, hâlâ bu binâ mescid ismini taşımakta, onu ziyâret edenler, bir kilise değil, islâm medeniyetinin bir büyük ve haşmetli eseri olarak görmektedir.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Gökten yağmur yağdıkça cihad tatlı ve hoştur. İnsanlar üzerine Kur'anı çokça okuyanların, 'Bu zaman cihad zamanı değildir' dedikleri bir zaman gelecektir. Kim bu zamana ulaşırsa, bilin ki bu ne güzel cihad zamanıdır. Dediler ki; 'Ya RasulALLAH bunu söyleyecek kimse var mı dır?' Rasulullah (S.A.V) buyurdu ki; 'Evet bu kimse ALLAH'ın ,meleklerin ve bütün insanlığın lanetlediği kimsedir.' [İmam Nevevi;Tagribul Tezhib,Şifa-i Essudur,Meşariul Eşvag ila Mesari El Uşşag]
|
|
|