|
|
 |
« Yanıtla #1 : 27 Ekim 2007, 15:53:51 » |
|
Tebaî Nazar, Muhali Mümkin Görür Meşhurdur ki: Îdin hilâline bakardı Cemâat-ı kesîre. Kimse bir şey görmedi. Zevâlî bir ihtiyar yemin etti ki: «Gördüm.» Halbuki gördüğü, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede! Hilâl olmuş Kamer nerede! Ger anladın şu remzi: Zerrattaki harekât; kirpik-i aklın olmuş, birer kıl-ı zulmettar.. kör etmiş maddî gözü. Teşkil-i cümle enva' fâilini göremez, düşer başına dalâl. O hareket nerede! Nazzam-ı kevn nerede! Onu ona vehmetmek, muhal ender muhal!.. * * * Kur'an Âyine İster, Vekil İstemez Ümmetteki cumhuru, hem avâmın umumu; bürhândan ziyade me'hazdaki kudsiyet şevk-i itaat verir, sevkeder imtisâle. Şeriat yüzde doksanı; müsellemât-ı şer'î, zaruriyâ t-ı dinî birer elmas sütundur. İçtihadî, hilafî, fer'î olan mesâil; yüzde ancak on olur. Doksan elmas sütunu, on altının sahibi Kesesine koyamaz, ona tâbi kılamaz. Elmasların mâdeni: Kur'an ve hem Hadîstir. Onun malı.. oradan, her zaman istemeli. Kitablar, içtihadlar Kur'anın âyinesi, yahut dürbin olmalı. Gölge, vekil istemez o Şems-i Mu'cizbeyân. _________________________________ (*) Bu dehşetli Harb-i Umumî neticesindeki vaziyete işaret eder. Belki, İkinci Harb-i Umumîden tam haber verir. * * * (Orjinal Sayfa: 748) Mübtıl, Bâtılı Hak Nazarıyla Alır İnsandaki fıtratı mükerrem olduğundan, kasden hakkı arıyor. Bâzan gelir eline, bâtılı hak zanneder; koynunda saklıyor... Hakikatı kazarken ihtiyarı olmadan dalâl düşer başına; hakikattır zanneder, kafasına geçirir. * * * Kudretin Âyineleri Çoktur Kudret-i Zülcelâl'in pekçoktur mir'atleri. Herbiri ötekinden daha eşeff ve eltaf pencereler açıyor bir âlem-i misâle. Sudan havaya kadar, havadan tâ esîre, esîrden tâ misâle, misâlden tâ ervaha, ervahtan tâ zamana, zamandan tâ hayale, Hayâlden fikre kadar muhtelif âyineler, daima temsil eder şuûnat-ı seyyâle. Kulağınla nazar et âyine-i havaya: Kelime-i vâhide, olur milyon kelimât! Acib istinsah eder o kudretin kalemi.. şu sırr-ı tenâsülât... * * * Temessülün Aksamı Muhtelifedir Âyinede temessül, münkasım dört sûrete: Ya yalnız hüviyet; ya beraber hâsiyet; ya hüviyet hem şû'le-i mahiyet; ya mahiyet, hüviyet. Eğer misâl istersen, işte insan ve hem şems, melek ve hem kelime. Kesifin timsalleri, âyinede oluyor birer müteharrik meyyit. Bir ruh-u nuranînin, kendi mir'atlarında timsalleri oluyor birer hayy-ı murtabıt; aynı olmazsa eğer, gayrı dahi olmayıp Birer nur-u münbasit. Ger şems hayvan olaydı; olur harareti hayatı, ziya onun şuuru.. şu havassa mâliktir âyinede timsali. İşte budur şu esrarın miftahı: Cebrail hem Sidre'de, hem Sûret-i Dıhye'de meclis-i Nebevî'de, Hem kim bilir kaç yerde!.. Azrail'in bir anda ALLAH bilir kaç yerde, ruhları kabzediyor. Peygamber'in bir anda, Hem keşf-i evliyada, hem sâdık rü'yalarda ümmetine görünür, hem Haşirde umum ile şefaatle görüşür. Velilerin ebdâlı, çok yerlerde bir anda zuhur eder, görünür. * * * (Orjinal Sayfa: 749) Müstaid, Müçtehid Olabilir; Müşerri' Olamaz İçtihadın şartını haiz olan her müstaid, ediyor nefsi için, nass olmıyanda içtihad; Ona lâzım, gayre ilzam edemez. Ümmeti dâvetle teşri' edemez. Fehmi, şeriattan olur; lâkin şeriat olamaz. Müçtehid olabilir; fakat müşerri' olamaz. İcma' ile cumhurdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre dâvet etmek; zann-ı kabûl-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor. Yoksa, dâvet bid'attır; reddedilir. Ağzına tıkılır; onda daha çıkamaz... * * * Nur-u Akıl, Kalbden Gelir Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziya-yı kalbsiz olmaz nur-u fikir münevver. O nur ile bu ziya meczolmazsa zulmettir; zulüm ve cehli fışkırır. Nurun libasını giymiş bir zulmet-i müzevver. Gözünde bir nehar var; lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir sevad var, ki bir leyl-i münevver. O içinde bulunmazsa, o şahm-pare göz olmaz; sende birşey göremez. Basiretsiz basar da para etmez. Ger fikret-i beyzâda süveyda-i kalb olmazsa, halita-i dimağî ilim ve basiret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz. * * * Dimağda Merâtib-i İlim Muhtelifedir, Mültebise Dimağda merâtib var birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir, Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz'an oluyor, sonra gelir iltizâm, sonra îtikad gelir. İtikadın başkadır, iltizâmın başkadır. Herbirinden çıkar bir hâlet; Salâbet îtikaddan, Taassub iltizâmdan, imtisâl iz'andan, tasdikten iltizâm, taakkulde bîtaraf, bîbehre tasavvurda, (Orjinal Sayfa: 750) Tahayyülde safsata hasıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir. Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde. Sâfi olan zihinleri cerhdir, hem idlâli... * * * Hazmolmayan İlim, Telkin Edilmemeli Hakikî mürşid-i âlim; koyun olur, kuş olmaz. Hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmuş Mûsaffâ sütünü. Kuş veriyor ferhine lûab-âlûd kayyını. * * * Tahrib Esheldir; Zaîf, Tahribci Olur. Vücud-u cümle ecza, şart-ı vücud-u külldür. Adem ise, oluyor bir cüzün ademiyle; tahrib eshel oluyor. Bundandır ki: Âciz adam, sebeb-i zuhur-u iktidar-ı müsbete hiç yanaşmaz. Menfice müteharrik, dâim tahribkâr olur. * * * Kuvvet Hakka Hizmetkâr Olmalı. Hikmetteki desâtir, hükümette nevâmis, hakta olan kavânîn, kuvvetteki kavâid birbiriyle olmazsa müstenid ve müstemid: Cumhur-u Nasda olmaz, ne müsmir ve müessir. Şeriatte şeâir; kalır mühmel, muattal. Umur-u nâsda olmaz, müstenid ve mu'temid. * * * Bâzan Zıd, Zıddını Tâzammun Eder Zaman olur zıd, zıddını saklarmış. Lisan-ı siyasette lâfz, mânanın zıddıdır. Adâlet külahını (*) Zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bâğî ismi takılmış. Esaret-i hayvânî, istibdâd-ı şeytanî; hürriyet nam verilmiş. Zıdlarda emsâl olmuş, sûretlerde tebâdül, isimlerde tekabül, makamlarda becâyiş-i mekânî. _____________________ (*) Bu zamanı tam görmüş gibi bahseder. * * * (Orjinal Sayfa: 751) Menfaatı Esâs Tutan Siyaset Canavardır Menfaat üzere çarhı kurulmuş olan siyaset-i hâzıra; müfteristir, canavar. Aç olan canavara karşı tahabbüb etsen merhametini değil, iştihasını açar. Sonra döner, geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister. * * * Kuva-yı İnsâniyye Tahdid Edilmediğinden Cinâyeti Büyük Olur Hayvanın hilâfına, insandaki kuvveler, fıtrî tahdid olmamış. Onda çıkan hayr ü şer, lâyetenâhî gider. Onda olan hodgâmlık, bundan çıkan hodbinlik, gurur, inad birleşse; öyle günah oluyor (*) ki beşer şimdiye kadar Ona isim bulmamış. Cehennem'in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir. Hem meselâ: Bir adam, tek yalancı sözünü doğru göstermek için, İslâm'ın felâketini kalben arzu eder. Şu zaman da gösterdi: Cehennem lüzumsuz olmaz, Cennet ucuz değildir. * * * Bâzan Hayır, Şerre Vasıta Olur Havastaki meziyet filhakika sebebdir tevazu', mahviyete; olmuş maatteessüf sebeb tahakküme, Tekebbüre hem illet. Fakirlerdeki aczi; âmîlerdeki fakrı filhakika sebebdir ihsan ve merhamete. Lâkin maatteessüf müncer olmuştur şimdi, zillet ve esarete. Bir şeyde hasıl olan mehâsin ve şerefse; Havas ve rüesâya o şey peşkeş edilir. O şeyden neş'et eden seyyiat ve şer ise; efrad ve hem avâma Taksim, tevzi' edilir. . Aşiret-i galibde hasıl olan şerefse: «Hasan Ağa, âferin!» Hasıl olan şer ise, Efrada olur nefrin. Beşerde şerr-i hazîn!.. _______________________________ (*) Bunda da bir işaret-i gaybiye var * * * (Orjinal Sayfa: 752) Gaye-i Hayâl Olmazsa, Enâniyet Kuvvetleşir Bir gaye-i hayâl olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenâsi edilse; elbette zihinler enelere dönerler, Etrafında gezerler. Ene kuvvetleşiyor, bâzan sinirleniyor. Delinmez, tâ «nahnü» olsun. Enesini sevenler, başkaları sevmezler. * * * Hayat-ı İhtilâl; Mevt-i Zekat, Hayat-ı Ribâdan Çıkmış Bilcümle ihtilâlât, bütün herc ü fesadat; hem asıl, hem mâdeni.. rezâil ve seyyiat, bütün fâsid hasletler, Muharrik ve menbaı iki kelimedir tek.. yahut iki kelâmdır. Birincisi şudur ki: «Ben tok olsam, başkalar Acından ölse neme lâzım!..» İkincisi: «Rahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler!» Birinci kelimede olan semm-i katili, hem kökünü kesecek, şâfi deva olacak tek bir devası vardır. O da zekât-ı şer'î ki, bir rükn-ü İslâmdır. İkinci kelimede, zakkum-şecer münderic. Onun ırkını kesecek, ribanın hurmetidir. Beşer salâh isterse, hayatını severse; zekâtı vaz' etmeli, ribayı kaldırmalı. * * * Beşer Hayatını İsterse, Envâ-ı Ribayı Öldürmeli Tabaka-i havastan tabaka-i avâma sıla-i rahm kopmuştur. Aşağıdan fırlıyor Sada-yı ihtilâlî, vaveylâ-yı intikamî, kin ü hased enîni... Yukarıdan iniyor Zulüm ve tahkir ateşi, tekebbürün sıkleti, tahakküm sâıkası... Aşağıdan çıkmalı Tahabbüb ve itâat, hürmet ve hem imtisâl. Fakat merhamet ve ihsan yukarıdan inmeli, Hem şefkat ve terbiye... Beşer bunu isterse sarılmalı zekâta, ribayı tardetmeli. (Orjinal Sayfa: 753) Kur'anın adâlet i bâb-ı âlemde durup ribaya der: «Yasaktır! Hakkın yoktur, dönmeli!» Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille. (*) Müdhişini yemeden bu emri dinlemeli. . * * * Beşer Esirliği Parçaladığı Gibi, Ecîrliği de Parçalayacaktır Bir rü'yada demiştim: Devletler, milletlerin hafif muharebesi; tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevki ediyor. Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor. Beşerin başı ihtiyar; edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlûkiyet, esaret, şimdi dahi ecîrdir, başlamıştır geçiyor. * * * Gayr-ı Meşru Tarîk, Zıdd-ı Maksuda Gider اَلْقَاتِلُلاَيَرِثُ bir düstur-u azîmdir: "Gayr-ı meşru tarîk ile bir maksada giden zât, galiben maksudunun zıddıyla görür mücâzat.» Avrupa muhabbeti, gayr-ı meşru muhabbet, hem taklid ve hem ülfet. Âkibeti mükâfat: Mahbubun gaddârane adâveti, cinâyât... Fâsık-ı mahrum bulmaz, ne lezzet ve ne necat. * * * Cebr ve İtizalde Birer Dâne-i Hakikat Bulunur Ey tâlib-i hakikat! Mâziye, hem musibet; müstakbel ve masiyet ayrı görür şeriat. Mâziye, mesâibe nâzar olur kadere. _________________________________________ (*) Kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir. Evet beşer dinlemedi, ikinci harb-i umumî ile bu dehşetli silleyi de yedi (Orjinal Sayfa: 754) Söz olur Cebriye. Müstakbel ve maâsî nazar olur teklife, söz olur İtizâle. İtizâl ile Cebr Şurada barışırlar. Şu bâtıl mezheblerde birer dâne-i hakikat mevcûd münderiçtir; mahsus mahalli vardır; bâtıl olan ta'mimdir. * * * Acz ve Cez' Bîçarelerin Kârıdır Ger istersen hayatı, çaresi bulunan şeyde acze yapışma. Ger istersen rahatı, çareleri bulunmayan şeyde ceza'a sarılma. * * * Bâzan Küçük Bir Şey, Büyük Bir İş Yapar Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn... Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn... * * * Bâzılara Bir An, Bir Senedir Fıtratların bir kısmı birdenbire parlıyor. Bir kısmı tedricîdir, şey'en şey'en kalkıyor. Tabiat-ı insanî ikisine de benziyor. Şeraite bakıyor; ona göre değişir. Bâzan tedricî gider. Bâzan dahi oluyor barut gibi zulmânî, birdenbire fışkırıyor. Nûrânî bir nar olur. Bâzı olur bir nazar, fahmi elmas ediyor. Bâzı olur bir temas, taşı iksir ediyor. Bir nazar-ı peygamber, Birdenbire kalbeder; bir bedevî-i câhil, bir ârif-i münevver. Eğer mizan istersen: İslâm'dan evvel Ömer, İslâm'dan sonra Ömer... Birbiriyle kıyası: Bir çekirdek, bir şecer... Def'aten verdi semer, o nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber... Ceziret-ül Arab'da, fahmolmuş fıtratları kalbetti elmaslara... Birdenbire serâser... Barut gibi ahlâkı parlattırdı, oldular birer nur-u münevver. * * * (Orjinal Sayfa: 755) Yalan, Bir Lâfz-ı Kâfirdir Bir dâne sıdk, yakar milyonla yalanı. Bir dâne-i hakikat, yıkar kasr-ı hayâli. Sıdk büyük esâstır, bir cevher-i ziyalı. Yeri verir sükûta, eğer çıksa zararlı... Yalana yer hiç yoktur, çendan olsa faydalı. Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı. Lâkin hakkın olamaz, her doğruyu söz etmek. Bunu iyi bilmeli. «'Huz mâ safâ da' mâ keder» kendine düstur etmeli. Güzel gör, hem güzel bak. Tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün. Tâ leziz hayatı bulmalı. Hayat içinde hayattır, hüsn-ü zanda emeli. Sû-i zanla yeistir: Saâdet muharribi, hem de hayatın katili. * * * Bir Meclis-i Misâlîde Şeriatla medeniyet-i hâzıra, dehâ-i fennî ile hüdâ-yı şer'î müvazeneleri Birinci Harbin Mütareke başında, bir Cuma gecesinde bir rü'yâ-yı sâdıkada, misâlî âleminde, bir meclis-i azîmde, benden suâl ettiler: «Mağlûbiyet sonunda İslâm'ın âleminde ne hal peyda olacak» Asr-ı hâzır meb'usu sıfatıyla söyledim; onlar da dinlediler: Eski zamandan beri istiklâl-i İslâm'ın bekası, hem Kelimetullah'ın i'lâsı için, farz-ı kifaye-i cihadı; o lâzime-i diyanet Deruhde ile, kendini yekvücud-u vahdânî, İslâm'ın âlemine fedâya vazifedâr, hilâfete bayrakdar görmüş olan bu devlet, Şu millet-i İslâm'ın felâket-i mâzisi, getirecek de elbet İslâm'ın âlemine saadet ve hürriyet. Olur geçen musibet, İstikbalde telafi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasâret. Hâlini istikbâle tebdil eder, zîhimmet... Zira ki şu musibet; hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesânüd-ü İslâmî hârikulâde etti, inkişaf-ı uhuvvet ( Tesri-i ihtizazı. Tahrib-i medeniyet, deniyet-i hâzıra sûreti değişecek, sistemi bozulacak; zuhur edecek o vakit, (Orjinal Sayfa: 756) İslâmî medeniyet. Müslümanlar bil'ihtiyar elbet evvel girecek. Müvazene istersen: Şer'in medeniyeti, şimdiki medeniyet Esâslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet esâsâtı menfîdir. Menfî olan beş esâs ona temel, hem kıymet. Onlarla çarh kurulur. İşte nokta-i istinad: Hakka bedel kuvvettir. Kuvvet ise, şe'nidir tecâvüz ve taâruz; bundan çıkar hıyânet. Hedef-i kasdı, fazilet bedeline hasis bir menfaattır. Menfaatın şe'nidir tezahüm ve tehasum; bundan çıkar cinâyet. Hayattaki kanunu, teâvün bedeline bir düstur-u cidâldir. Cidâlin şe'ni budur: Tenâzü' ve tedâfü'; bundan çıkar sefâlet.. Akvamların beyninde râbıta-i esâsı: Âherin zararına müntebih unsuriyyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet. Milliyet-i menfîye, unsuriyyet, milliyet; şe'ni olur daima böyle müdhiş tesadüm, böyle feci' telâtum, bundan çıkar helâket. Beşincisi şudur ki: Câzibedar hizmeti: Heva, hevesi teşci', teshil; hevesâtı, arzuları da tatmin; bundan çıkar sefâhet. O heva, hem heves, şe'ni budur daima: İnsanı memsuh eder, sîreti değiştirir. Mânevî meshediyor, değişir insâniyet. Şu medenîlerden çoğunun, eğer içini dışına çevirirsen, görürsün: Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır. Sîreti olur Sûret. Gelir hayâli karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydandaki âsârı. Zemindeki mevâzin mizanıdır şeriat... Şeriattaki rahmet, semâ-i Kur'andandır. Medeniyet-i Kur'an esâsları müsbettir. Beş müsbet esâs üzere döner çarh-ı saadet. Nokta-i istinadı; kuvvete bedel haktır. Hakkın dâim şe'nidir adâlet ve tevazün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekavet. Hedefinde menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir muhabbet ve tecazüb. Bundan çıkar saâdet, zâil olur adâvet. Hayattaki düsturu, cidal kıtâl yerine, düstur-u teâvündür. O düsturun şe'nidir ittihad ve tesanüd; hayatlanır cemâat. Sûret-i hizmetinde, hevâ heves yerine hüdâ-yı hidâyettir. O hüdânın şe'nidir: İnsana lâyık tarzda terakki ve refahet. Ruha lâzım Sûrette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihet-ül vahdeti de tardeder unsuriyet, hem de menfî milliyet. (Orjinal Sayfa: 757) Hem onların yerine rabıta-i dinîdir, nisbet-i vatanîdir, alâka-i sınıfîdir, uhuvvet-i îmânî. Şu rabıtanın şe'nidir; samimî bir uhuvvet, Umumî bir selâmet. Haric etse tecavüz, o da eder tedâfü'. İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet. Şimdiye kadar İslâmlar ihtiyarıyla girmemiş, şu medeniyet-i hâzıra. Onlara yaramamış; hem de onlara vurmuş müdhiş kayd-ı esâret. Belki nev'-i beşere tiryak iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekavet. Yüzde onu çıkarmış müzahraf bir saâdet! Diğer onu bırakmış beyne beyne bîrahat! Zâlim ekallin olmuş gelen rıbh-i ticaret. Lâkin saadet odur: Külle ola saâdet. Lâakal ekseriyete olsa medâr-ı necat. Nev'-i beşere rahmet nâzil olan şu Kur'an, ancak kabûl ediyor bir tarz-ı medeniyet; Umuma, ya eksere verirse bir saâdet. Şimdiki tarz-ı hâzır, heves serbest olmuştur, heva da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet. Heves tahakküm eder. Heva da müstebiddir, gayr-ı zarurî hâcatı hevâic-i zarurî hükmüne geçirmiştir. İzâle etti rahat... Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç, fakir etmiştir. Sa'y-i helâl, masrafa etmemiştir kifâyet. Onda hile, harama beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esâsını şu noktadan bozmuştur. Cemâate hem nev'e vermiştir servet, haşmet. Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şahidi çoktur. Kurûn-u ûlâdaki mecmu-u vahşet ve cinâyet, hem gadr ve hem hıyânet Şu medeniyet-i habîse tek bir defada kustu. Midesi (*) daha bulanır. Âlem-i İslâm'daki istinkâf-ı mânidar hem de bir cây-ı dikkat. Kabûlde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet Şeriat-ı Garra'da olan nur-u İlâhî, hassa-i mümtazıdır: İstiğnâ, istiklâliyet. ______________________________ (*) Demek daha dehşetli kusacak. Evet iki harb-i umumî ile öyle kustu ki: Hava, deniz, kara yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi... (Orjinal Sayfa: 758) O hâssadır bırakmaz ki o nur-u hidâyet, şu medeniyet ruhu olan Roma dehası ona tahakküm etsin. Onda olan hidâyet, Bundaki felsefe ile mezcolmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi' olamaz. İslâmiyet ruhunda şefkat izzet-i îman, beslediği şeriat Kur'an-ı Mu'ciz-Beyân tutmuş yed-i beyzâda hakaik-i şeriat. O yemin-i beyzâda birer Asâ-yı Mûsâ'dır. Sehhar medeniyet, istikbalde edecek ona secde-i hayret... Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan'ın iki dehâsı vardı; bir asıldan tev'emdi, biri hayal-âlûddu, biri madde-perestti. Su içinde yağ gibi imtizac olamadı. Mürur-u zaman istedi, medeniyet çabaladı. Hristiyanlık da çalıştı, temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı. Herbiri istiklâlini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el'an âdeta o iki ruh, şimdi de cesedleri değişmiş, Alman Fransız oldu. Güya bir nevi tenasüh başlarından geçmişti. Ey birader-i misâlî! Zaman böyle gösterdi. O ikiz iki deha, öküz gibi reddetti Temzicin esbabını. Şimdi de barışmadı. Mâdem onlar tev'emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkide yoldaştı; birbiriyle döğüştü. Hiç de barışmadılar. Nasıl olur ki aslı, hem madeni, matlaı başka çeşit olmuştu. Kur'anda olan nûru, şeriat hidâyeti... *** Şu Medeniyetin Ruhu Olan Roma Dehası, Birbiriyle Barışır Hem Mezc-i İttihadı O dehâ ile bu hüdâ menşe'leri ayrıdır: Hüdâ semâdan indi, dehâ zeminden çıktı. Hüdâ kalbde işliyor, dimağı da işletir. Dehâ dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüdâ ruhu eder tenvir, taneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır. İstîdad-ı kemâli birdenbire yol alır, nefs-i cismanî yapar hizmetkâr-ı emirber. Melek-sîma ediyor insan-ı himmetperver. Dehâ ise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İstidad-ı nefsânî neşvünema buluyor. Ruhu eder hizmetkâr, taneleri kuruyor. Şeytanın sîmasını beşerde gösteriyor. Hüdâ, hayateyne saâdet veriyor. Dâreyne ziyâ neşrediyor. İnsanı yükseltiyor. Deccal-misâl (*) dehâ-i a'ver, bir dar ile bir hayatı anlar; madde-perest olur ve dünya-perver. İnsanı yapar birer canavar. _____________________________ (*) Bunda da bir ince işaret var. (Orjinal Sayfa: 759) Evet deha, sağır tabiata tapar. Kör kuvvete fermanber. Fakat hüdâ, şuurlu san'atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Dehâ, zemine küfran perdesi çeker. Hüdâ, şükran nûrunu serper. Bu sırdandır: Dehâ, a'mâ-i asamm; hüdâ, semî-i basîr. Dehânın nazarında, zemindeki nimetler sahibsiz ganîmettir. Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his verir. Hüdânın nazarında; zeminin sinesinde kâinatın yüzünde Serpilmiş olan niam, rahmetin semeratı. Her nimetin altında bir yed-i muhsin görür, şükran ile öptürür. Bunu da inkâr etmem: Medeniyette vardır mehâsin-i kesîre.. lâkin onlar değildir ne Nasraniyyet malı, ne Avrupa îcadı, Ne şu asrın san'atı.. Belki umum malıdır: Telâhuk-u efkârdan, semâvî şerayi'den, hem hâcât-ı fıtrîden, hususî şer'-i Ahmedî, İslâmî inkılâbdan neş'et eden bir maldır. Kimse temellük etmez. Misâlîler meclisi, o meclisin reisi tekrar sordu; hem dedi: «Musibet olur her dem hıyanet neticesi, mükâfatın sebebi. Ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazaya da çarptırdı Hangi ef'âlinizle kazaya, hem kadere şöyle fetva verdiniz ki, kazâ-i İlâhî musibetle hükmetti, sizleri hırpaladı? Hatâ-yı ekseriyet olur sebeb daima musibet-i âmmeye.» Dedim: Beşerin dalâlet-i fikrîsi, Nemrudane inadı, Firavunane gururu şişti şişti zeminde, yetişti semâvata. Hem de dokundu hassas sırr-ı hilkate. Semâvattan indirdi Tûfan, tâun misâli, şu harbin zelzelesi; gâvura yapıştırdı semâvî bir silleyi. Demek ki şu musibet, bütün beşer musibetiydi, Nev'en umuma şâmil. Bir müşterek sebebi; maddiyyunluktan gelen dâlalet-i fikrîydi, hürriyet-i hayvanî, hevanın istibdadı... Hissemizin sebebi; erkân-ı İslâmîde ihmal ve terkimizdi. Zira Hâlık Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi, Beş vakit namaz için yalnız o saati, bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu. Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte daima tâlim ve meşakkatle tahrik ve koşturmakla bir nevi namaz kıldırdı. (Orjinal Sayfa: 760) Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık, keffareten beş sene cebren oruç tutturdu. Kendi verdiği malından, kırkından ya onundan birini zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti. O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı, haramdan da kurtardı. Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir. Sâlih amel ikiydi: Biri müsbet ve ihtiyârî, biri menfî ızdırarî. Bütün âlâm, mesâib, a'mâl-i sâlihadır; lâkin menfîdir, ızdırarî. Hadîs teselli verdi. Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tövbe etti. Mükâfat-ı âcili, şu milletin humsu dört milyonu çıkardı Derece-i velâyet, mertebe-i şehadet ile gazilik verdi, günahı sildi. Bu meclis-i âlî-i misâlî, bu sözü tahsin etti. Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence yakaza rü'yadır, Rü'ya bir nevi yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said-i Nursî... * * * Cehil, Mecazı Eline Alsa Hakikat Yapar İlmin elinden eğer cehlin eline düşse mecaz, eder inkılâb hakikata, hem açar hurafata kapılar. Küçüklüğümde gördüm ki hasf olmuştu Kamer. Sordum ben vâlidemden. Dedi: «Yılan yutmuştur.» Dedim: «Neden görünür?» Dedi: «Orada yılanlar böyle nim-şeffaf olur.» İşte böyle bir mecaz hakikat zannedilmiş: Medâr-ı Şems ve Kamer Tekatu' noktaları olan re's ve zenebde Arz'ın hayluletiyle bir Emr-i İlahiyle münhasif olur Kamer. İki kavs-i mevhume tinnineyn yâdedilmiş, hayâlî bir teşbih ile isim, müsemma olmuş. Tinnin ise yılandır. * * * Mübalağa Zemm-i Zımnîdir Hangi şeyi vasfetsen olduğu gibi vasfet. Medhin mübalâğası bence zemm-i zımnîdir. İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir... * * * (Orjinal Sayfa: 761) Şöhret Zalimedir Şöhret bir müstebiddir, sahibine mal eder başkasının malını. Meşhur Hoca Nasreddin letâifi içinde, zekâtı -yâni, onda biri onundur- asıl malı... Rüstem-i Sistanî onun hayal-i şanı garet etti bir asır mefâhir-i İranı. Gasb ve garetle şişti o namdar hayali.. Hurafata karıştı, attı nev'-i insanı.. * * * Din İle Hayat Kabil-i Tefrik Olduğunu Zannedenler Felâkete Sebebdirler Şu jön-türkün hatâsı; bilmedi o bizdeki din hayatın esâsı. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti. Medeniyet müstemir, müstevli vehmeyledi. Saadet-i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi, Medeniyet sistemi (*) bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i kat'iye bize bunu gösterdi. Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esâsı. İhyâ-yı din ile olur şu milletin ihyası. İslâm bunu anladı... Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkisi. İhmali nisbetinde idi milletin tedennisi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsi... * * * Mevt, Tevehhüm Edildiği Gibi Dehşetli Değil Dalâlet vehmidir; mevti dehşetlendirir. Mevt, tebdil-i câmedir, ya tahvil-i mekândır. Sicinden bostana çıkar. Kim hayatı isterse şehadet istemeli. Şehidin hayatına Kur'an işaret eder. Sekeratı tatmamış herbir şehid, kendini Hayy biliyor, görüyor. Lâkin yeni hayatı daha nezih buluyor. Zanneder ki ölmemiş. Meyyitlere nisbeti, dikkat et şuna benzer: İki adam, rü'yâda lezâiz enva'ına câmi' güzel bahçede ikisi geziyorlar. Biri rü'yâ olduğunu bilir; lezzet almıyor. ________________________________ (*) Tam bir işaret-i gaybiyedir. Sekeratta olan dinsiz zalim medeniyete bakıyor. (Orjinal Sayfa: 762) Onu müferrah etmez, belki teessüf eder. Öbürüsü; biliyor ki âlem-i yakazadır; hakikî lezzet alır, ona hakikî olur. Rü'yâ misâlin zılli, misâl ise berzahın zılli olmuştur. Ondan onların düsturları birbirine benziyor. * * * Siyaset, Efkârın Aleminde Bir Şeytandır; İstiâze Edilmeli! Siyaset-i medenî, ekserin rahatına fedâ eder ekalli. Belki ekall-i zâlim, kendine kurban eder ekserîn-i avâmı. Adâlet-i Kur'anî; tek mâsumun hayatı, kanı heder göremez, onu fedâ edemez değil ekseriyete, hattâ nev'in umumu... Âyet-i مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ iki sırr-ı azîmi vaz'ediyor nazara. Biri: Mahz-ı adâlet. Bu düstur-u azîmi Ki ferd ile Cemâat, şahıs ile nev'-i beşer, kudret nasıl bir görür; adâlet-i İlâhî, ikisine bir bakar. Bir sünnet-i dâimî. Şahs-ı vâhid, hakkını kendi fedâ ediyor. Lâkin fedâ edilmez, hattâ umum insana. Onun ibtal-i hakkı, hem iraka-i demi, Hem zevâl-i ismeti: İbtâl-i hakk-ı nev'in hem ismet-i beşerin mislidir, hem nazîri. İkinci sırrı budur: Hodgâmî bir adamı Hırs ve heves yolunda bir mâsumu öldürse, eğer elinden gelse, hevesine mâni ise harab eder dünyayı, imha eder benî-âdemi. * * * Zaaf, Hasmı Teşci Eder. ALLAH Abdini Tecrübe Eder. Abd ALLAHını Tecrübe Edemez. Ey hâif ve hem zaîf! Havf ve za'fın beyhude, hem senin aleyhinde; tesirat-ı hâricî teşci' eder, celbeder. Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat-ı mevhume için fedâ edilmez. Sana lâzım hareket, netice ALLAH'ındır. İşine karışılmaz. ALLAH çeker abdini meydan-ı imtihana. «Böyle yaparsan eğer, böyle yaparım ben» der. (Orjinal Sayfa: 763) Abd ise hiç yapamaz ALLAH'ını tecrübe. «Rabbim muvaffak etsin, ben de bunu işlerim» dese, tecavüz eder. İsa'ya demiş Şeytan: «Mâdem herşeyi O yapar; kader birdir, değişmez. Dağdan kendini at. O da sana ne yapar?» İsâ dedi: «Ey mel'un! Abd edemez Rabbini tecrübe ve imtihan!.» * * * Beğendiğin Şeyde İfrat Etme Bir derdin dermanı, başka derde derd olur. Panzehiri zehir olur. Derman hadden geçerse derd getirir, öldürür. * * * İnadın Gözü, Meleği Şeytan Görür İnadın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine «melek» der, rahmeti de okutur. Muhalif tarafında eğer meleği görse; libasını değişmiş, onu şeytan zanneder, adâvet lânet eder. * * * Hakkı Bulduktan Sonra Ehak İçin İhtilâfı Çıkarma Ey talib-i hakikat, mâdem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır. Bâzan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen. * * * İslâmiyet, Selm ve Müsâlemettir; Dâhilde Niza ve Husumet İstemez Ey Âlem-i İslâmî! Hayatın ittihadda. Ger ittihad istersen düsturun bu olmalı: «HÜVEL HAKKU» yerine «HÜVE HAKKUN» olmalı. «HÜVEL HASEN» yerine «HÜVEL AHSEN» olmalı... Her müslim kendi meslek, mezhebine demeli: «İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.» Dememeli: «Budur hak, başkaları battaldır. Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.» (Orjinal Sayfa: 764) Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor, sonra maraz oluyor, niza ondan çıkıyor. Derd ile dermanlar Taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder. Hâcât ve ağdiyenin tenevvüü hak olur, hak da tenevvü eder. İstîdad, terbiyeler, tekessürü hak olur, hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir. İki mizaca göre mesâil-i fer'îde hakikat sâbit değil, izafî ve mürekkeb, mükellefîn mizaclar Ona bir hisse verip, ona göre ederek tahakkuk ve terekküb, her mezhebin sahibi mühmel mutlak hükmeder. Mezhebinin hududu tayinini bırakır temayül-ü mizaca; taassub-u mezhebî tâmime sebeb olur. Tâmimin iltizâmı sebeb olur nizaa. İslâmiyet'ten evvel tabakat-ı beşerde derin uçurumlar, Hem tebâüd-ü acîbi istedi bir vakitte taaddüd-ü enbiya, tenevvü-ü şerâyi', müteaddid mezhebler. Beşerde bir inkılab İslâmiyet yaptırdı, beşer tekarüb etti, Şer' etti ittihad, vâhid oldu Peygamber. Seviye bir olmadı; mezheb taaddüd etti. Terbiye-i vâhide kâfi geldiği zaman, ittihad eder mezhebler... * * * İcad ve Cem'-i Ezdadda Büyük Bir Hikmet Var. Kudret Elinde Şems ve Zerre Birdir Ey birader-i kalbhüşyar! Ezdâdın cem'indendir tecellî-i iktidar; lezzet içinde elem, hayrın içinde şerri, Hüsnün içinde kubhu, nef'in içinde dârrı, ni'met içinde nıkmet, nûrun içinde nârı bilir misin ki sırrı? Hakaik-i nisbiye, sübut takarrür etsin, birşeyde çok şey olsun, bulsun vücud, görünsün. Sür'at-i hareketle bir nokta bir hat olur. Çevirmenin sür'ati yapar bir lem'a-i nur, daire-i nuranî. Hakaik-i nisbiye vazifesi, dünyada taneler sünbül olur. Kâinatın çamuru, revâbıt-ı nizâmı, alâik-ı nakşını odur teşkil ediyor. Âhirette bu nisbî emirler orada hakaik olur. Hararette merâtib, ona olmuştur sebeb tahallül-ü bürudet. Hüsündeki derecat kubhun tedâhülüdür. Sebeb, illet oluyor. (Orjinal Sayfa: 765) Ziya zulmete borçlu, lezzet eleme medyun; sıhhat, marazsız olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tâzib etmez. Zemherîrsiz olmuyor... Ger zemherir olmazsa, o da ihrak edemez. O Hallâk-ı Lemyezel, halk-ı ezdad içinde hikmetini gösterdi. Haşmeti etti zuhur... O Kadîr-i Lâyezal, cem'-i ezdad içinde iktidarı gösterdi. âzamet etti zuhur. Mâdem o kudret-i İlahî lâzıme-i zâtî olur O Zât-ı Ezelî'ye, hem zarure-i nâşie; onda zıddı olamaz, acz tahallül edemez, onda merâtib olamaz, herşeye nisbeti bir, hiç bir şey ağır olmuyor. O kudretin ziyasına Güneş mişkât olmuştur. Bu mişkâtın nuruna deniz yüzü âyine, şebnemlerin gözleri birer mir'at olmuştur. Denizin geniş yüzü, gösterdiği güneşi çin-i cebînindeki katreler de gösterir, şebnemin küçük gözü yıldız gibi parlıyor. Aynı hüviyet tutar; şebnem, deniz bir olur güneşin nazarında, kudreti tanzir eder; şebnemin gözbebeği küçücük bir güneştir. Şu muhteşem güneş de küçücük bir şebnemdir; gözbebeği bir nurdur ki şems-i kudretten gelir, o kudrete kamer olur. Semâvat bir denizdir; bir nefes-i Rahman'la çin-i cebînlerinde mevcelenip, katarat ki nücum ve hem şümustur. Kudret tecelli etti, o katarata serpti nurânî lemaâtı. Herbir güneş bir katre, herbir yıldız bir şebnem, herbir lem'a timsaldir. O feyz-i tecellînin küçücük bir aksidir o katre-misâl güneş. Eder mücellâ camını o lümey'a zücâce dürri-misâl parlıyor O şebnem-misâl yıldız lâtif gözü içinde, bir yer yapar lem'aya, lem'a olur bir sirac, gözü olur zücâce, misbahı nurlanıyor. * * * Meziyetin Varsa Hafa Türâbında Kalsın; Tâ Neşvünema Bulsun Ey zîhassa-i meşhure! Taayyünle zulmetme, ger perde-i hafânın altında sen kalırsan, ihvanına verirsin ihsan ve bereketi. Herbir ihvanın altında sen çıkması, hem de o sen olması imkân ve ihtimali, herbirine celbeder bir nazar-ı hürmeti. (Orjinal Sayfa: 766) Eğer taayyün edip perde altından çıksan, mükerrem iken altında; üstünde zâlim olursun. Güneş iken orada; burada gölge edersin. İhvanını düşürttürüp hem nazar-ı hürmetten. Demek taayyün ve teşahhus, zâlim birer emirdir, sahih doğru böyle ise, hem de böyle görürsün. Nerede kaldı yalancı tasannu' ve riyâ ile kesb-i teşahhus-u şöhret? İşte bir sırr-ı azîm ki hikmet-i İlâhî, hem o nizâm-ı ahsen Bir ferd-i fevkalâde, kendi nev'i içinde setr ile perde çeker, bununla kıymet verdirir, hem de eder müstahsen. İşte sana misâli: İnsan içinde veli, ömür içinde ecel, olmuş meçhul ve mühmel. Cum'ada müstetirdir bir saat, kabûl olur duâ edersen. Ramazanda münteşir bir leyle-i zû-kadir, esmâ-ül hüsnâda muzmer iksîr-i ism-i âzam. Bu misâllerin haşmeti, hem de o sırr-ı hasen İbhamda izhar eder, ihfâda isbat eder. Meselâ: Ecelin ibhamında bir müvazene vardır; her dakikada tutar ne vaziyet alırsan. Kefeteyn-i havf u reca, hizmet-i ukbâ, dünya; tevehhüm-ü bekaî, lezzet-i ömrü verir. Yirmi sene mübhem bir ömür olsa ahsen Nihayeti muayyen bin senelik bir ömre. Zira nısfı geçerse, her saati geldikçe güya adım atarak dar ağacına gidersin. Şey'en şey'en üzülmek.. vehm de teselli vermez, sen de rahat etmezsin... * * * ALLAH'ın Rahmet ve Gadabından Fazla Tahassüs Hatâdır ALLAH'ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. ALLAH'ın gadabından fazla gadab edilmez. Öyle ise işi bırak o Âdil-i Rahîm'e. Fazla şefkat elemdir, fazla gadab zemîme... * * * (Orjinal Sayfa: 767) İsraf Sefahetin, Sefahet Sefaletin Kapısıdır Ey müsrifli kardeşim! Tegaddi noktasında bir iken iki lokma; bir lokma bir kuruşa, bir lokma on kuruşa. Hem ağıza girmeden, hem boğazdan geçtikten, müsavi bir olurlar. Yalnız ağızda, o da kaç saniyede bîhûşe verir nûşe. Zevkî bir fark bulunur, daim onu aldatır o kuvve-i zâika, bedene, hem mideye kapıcı, müfettişe. Onun tesiri menfî, müsbet değil! Vazife yalnız kapıcıyı taltif ve memnun etmek? Nûş verirsin o bîhûşe Aslî vazifesinde onu müşevveş etmek, tek bir kuruş yerine onbir kuruşu vermek, olur şeytânî pişe. İsrâfın en sefîhi, tebzirin en sakîmi, bir tarzdır bir çeşidi; heves etme bu işe... * * * Zâika Telgrafçıdır, Telziz İle Baştan Çıkarma (*) Rubûbiyyet-i İlâh hikmet ve inâyeti, ağızla hem burunla iki merkezi teşkil eylemiştir, içinde hudud karakolu, hem Muhbirleri de koymuş. Şu âlem-i sagîrde damarları telefon, a'sabları telgraf hükmüne vaz'eylemiş. Şâmme telefonu, hem Telgrafa zâika inâyet memur etmiş. O Rezzâk-ı Hakikî, erzak üstüne koymuş rahmetten bir târife; taam ve levn ve hem Rayiha. İşte şu havass-ı selâse, o Rezzak cânibinden birer ilânnamesi, birer dâvetnamesi, bir izinnamesi, hem Bir dellâldır ki muhtaç ve müşteriler hep onlarla celb olur. Mürtezik hayvanlara zevk ve rü'yet ve şemm, birer âlet vermiş. Hem Taamları muhtelif zînetlerle süsletmiş; havaî gönülleri avutup, lâkaydları tehyic ile cezbetmiş. Vaktâ, taam girse hem Ağıza, birdenbire zâika her tarafa bir telgraf çekiyor bedenin aktarına. Şâmme telefon veriyor, gelen taam nev'i, hem Çeşitleri de söyler. Hâcetleri muhtelif, ayrı ayrı mürtezik, ona göre davranır, ona da hâzırlanır ya cevab-ı red gelir. Hem ______________________________ (*) İktisad Risalesi'nin çekirdeğidir. Belki on sahife olan İktisad Risalesini kabl-el-vücud on satırda okumuş. (Orjinal Sayfa: 768) Kapı dışarı atar, yüzüne de tükürür. İnayet tarafından mâdem buna memurdur; zevkle baştan çıkarma. Hem Telziz ile aldatma. Sonra o da unutur doğru iştiha nedir, bir iştiha-yı kâzib gelir; başına çatar. Hâtası, maraz ile hem İlletlerle cezalar gelir. Hakikî lezzet hakikî iştihadan çıkar, doğru iştiha sadık bir ihtiyaçtan. Bu lezzet-i kâfide, şah hem Gedâ beraber. Hem bahemdir bir dinar ve bir dirhem o lezzet berhem-zened eleme olur merhem. * * * Niyet Gibi, Tarz-ı Nazar Dahi Adeti İbâdete Çevirir Şu noktaya dikkat et; nasıl olur niyetle mübah âdât, ibâdât... Öyle tarz-ı nazarla fünun-u ekvan, olur maarif-i İlâhî... Tedkik dahi tefekkür, yâni ger harfî nazarla, hem san'at noktasında «ne güzeldir» yerine «ne güzel yapmış Sâni', nasıl yapmış o mâhi» Nokta-i nazarında kâinata bir baksan, nakş-ı Nakkaş-ı Ezel, nizâm ve hikmetiyle lem'a-i kasd ve itkan, tenvir eder şübehi. Döner ulûm-u kâinat, maârif-i İlâhî. Eğer mâna-yı ismiyle, tabiat noktasında, «zâtında nasıl olmuş» eğer etsen nigâhı, Bakarsan kâinata, dâire-i fünunun daire-i cehl olur. Bîçare hakikatlar, kıymetsiz eller kıymetsiz eder. Çoktur bunun güvahı... * * * Böyle Zamanda Tereffühte İzn-i Şer'î Bizi Muhtar Bırakmaz Lezâiz çağırdıkça «Sanki yedim» demeli. Sanki yedim düstur eden, bir mescidi yemedi. (*) Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi. Tena'uma ihtiyar bir derece var idi. Şimdi ise, ekseri açlığa düştü kaldı. Telezzüze ihtiyar, izn-i Şer'î kalmadı. Sevâd-ı âzam, hem ekseriyet-i mâsumun maişeti basittir. Tegaddi besatetiyle onlara tâbi olmak ________________________________ (*) İstanbul'da Sanki Yedim namında bir mescid var. «Sanki Yedim» diyen adam, hevesinden kurtardığı paralarla bina etmiş. (Orjinal Sayfa: 769) Bin kerre müreccahtır, ekalliyet-i müsrife, ya bir kısım sefihe tegaddide tereffüh noktasında benzemek... * * * Zaman Olur ki, Adem-i Nimet Nimettir Hâfıza bir nimettir. Fakat ahlâksız bir adamda musibet zamanında nisyan ona râcihtir. Nisyan da bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkim olmuş âlâmı unutturur. * * * Her Musibette, Bir Cihet-i Nimet Var Ey musibetzede! Musibetin içinde bir nimet münderiçtir. Dikkat et de onu gör. Nasıl her şeyde vardır Bir derece-i hararet, her musibette vardır bir derece-i nimet. Daha büyüğü düşün. Küçükteki nimetin Dereceyi görerek ALLAH'a çok şükür et. Yoksa isti'zamla ürkersen, «of of»la üflersen, o da aksine şişer. Şişer de dehşetlenir. Eğer merak da etsen, bir iken ikileşir. Kalbde olan misâli, döner hakikat olur; Hakikattan ders alır. Sonra döner, başlıyor, kalbini tokatlıyor... * * * Büyük Görünme Küçülürsün Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mizanı bilmeli: Her adam için elbet cem'iyet-i beşerde, içtimaî binada, Görmek görünmek için şu mertebe denilen bir penceresi var. Ger pencere, kamet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek, uzanacak. Ger pencere, kamet-i himmetinden alçaksa, tevazu'la tekavvüs edecek, eğilecek. Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mizanıdır büyüklük... * * * (Orjinal Sayfa: 770) Hasletlerin Yerleri Değişse, Mahiyetleri Değişir Bir haslet.. yer ayrı, sîma bir. Kâh dev, kâh melek, kâh sâlih, kâh tâlih; misâli şunlardır: Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi sayılan bir sıfat, ger olursa kavîde, tekebbür ve gururdur. Kavînin bir zaîfe karşı da tevazuu sayılan bir sıfatı, ger olursa zaîfte, tezellül ve riyâdır. Bir ulülemr, makamında olursa ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir. Hanesinde bulunsa mahviyeti tevazu', ciddiyeti kibirdir. Mütekellim-i vahde olsa eğer bir zâtta: Müsamaha, hamiyet. Fedâkârlık; bir haslet, bir amel-i sâlihtir. Mütekellim-i maalgayr olsa eğer o zâtta: Müsamaha, hıyanet. Fedâkârlık; bir sıfat, bir amel-i tâlihtir. Tertib-i mebâdide tevekkül, tenbelliktir. Terettüb-ü netice noktasındaki tefviz, tevekkül-ü şer'îdir. Semere-i sa'yine, kısmetine rıza ise, memduh bir kanaattır, meyl-i sa'ye kuvvettir. Mevcûd mala iktifa, mergub kanaat değil; belki dûn-himmetliktir. Misâller daha çoktur. Kur'an mutlak zikreder, sâlihat ve takvâyı. İbhamında remz eder makamatın tesiri. Îcâzı bir tafsildir. Sükûtu geniş sözdür. * * * «El-hakku Ya'lû» Bizzât, Hem Akibet Muraddır Ey arkadaş! Bir zaman bir sâil dedi: «Mâdem El-Hakku Ya'lû haktır. Neden kâfir, müslime; kuvvet hakka galibdir?» Dedim: Dört noktaya bak! Bu müşkil de hallolur. Birinci nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir. Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması, yine lâzım değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, bâtıl vesileye galibdir. Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla mağlubdur. Muvakkaten, bilvasıta olmuştur. Yoksa bizzât, hem dâima değildir. Lâkin âkibet-ül âkıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var. İkinci nokta şudur: (Orjinal Sayfa: 771) Her müslimin her vasfı müslim olmak vâcib iken, haricen her dem vâki, sâbit değildir. Öyle de: Her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş'et etmek yine lâzım değildir. Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş'et etmek, öyle de her dem sâbit değildir. Demek bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki lâmeşru' vasfına galib olur. Bilvasıta, o kâfir dahi ona galibdir. Hem dünyada, hayatın hakkı şâmil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i mânîdar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mâni değildir.
|