Selamun Aleykum
Selamun Aleykum, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Özel Arama
   Ana Sayfa   Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Reklamlar
Şifalı Bitkiler


Konu Bilgileri
Konu BasligiKonu Mücahid Evliyalar
Cevap SayisiCevap Sayisi: 4 cevap var
Okunma SayısıOkunma Sayısı 179 defa
Bu Konuyu Görüntüleyenler0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Mücahid Evliyalar  (Okunma Sayısı 179 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Muttαki
Bismillahirrahmanirrahim Hasbun Allah ve Ni'mel Vekil
Forum Yöneticisi
*



Toplam Oyu: 137
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3.442

Maksadımız İman ve Ahirettir


WWW
« : 28 Nisan 2008, 16:32:06 »

Şifalı bitkiler, bitkisel yağlar hangi hastalığa hangi bitki iyi gelir, doğal yoldan zayıflama..


Evliyânın tanınmışlarından ve Tâbiînden Abdullah bin Gâlib (rah- metullahi teâlâ aleyh) Zâviye harbi denilen bir savaşa katılmıştı. Bu sıra- da oruçlu idi. Düşman saflarına hücum edeceği sırada başına biraz su döktü. Sonra kılıcını sı­yırıp kınını kırdı. Bu, şehîd düşünceye kadar sa- vaşacağım manâsına gelirdi. Düşman saflarına daldı. Savaşa savaşa şehîd düştü.

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) Merv´de bir yıl ticâretle uğraşır, kazancının hepsini fakirlere dağıtırdı. İkinci yıl İslâmiyet´i yaymak için cihâda, düşmanla harbe gi­derdi. O, medresede müderris, hoca; câmide vâiz, şehirde tüccâr; harb- de büyük bir kahramandı. Kılıç ve kalem sâhibi idi. Kalemiyle cihâda dâir eser yazdı, kılıcıyla da dillere destan olan kahramanlıklar gösterdi.

Abbâsîler devrinde Bizanslılarla yapılan harplerden birine katılmıştı. Ab­bâsî ordusu sessiz, sâkin ve aydınlık bir gecede Tarsus´un kuzeyinde karargâh kurmuştu. Tarsus´un sırtlarında İslâm ve Bizans orduları görü­nüyordu. İki taraf da kendilerini kuvvetli göstermek için alevleri göklere yükselen ateşler yak­mışlardı. Bu ateş ocaklarından birinin etrafında te­peden tırnağa silâhlı askerler hilâl şeklinde oturmuşlar, ortalarında ise ince yapılı, nûrânî yüzlü bir zat onlara ders anlatıyordu. Kimse vaktin na­sıl geçtiğinin farkına varmamıştı. Sözü kesip, duâsını yapınca istirahate çekildiler.

Sabah namazı kılındıktan sonra, harp hazırlıkları başladı. İki ordu karşı kar­şıya geldi. Bizans ordusundan iri yapılı, kendisi ve atı zırhlara bürünmüş biri kılıç sallayarak ortaya çıktı. Döğüşmek için müslüman- lardan er istedi. Müslü­man saflarından bir kahraman onun karşısına çıktı. Fakat, şehîd düştü. Bu hâl müslümanların gayretine do­kundu, ikinci bir yiğit daha çıktı. O da şehîd oldu. Sonra birkaç er daha şehîdlik şerbe- tini içti. Rum ordusunda sevinç çığlıkları yükselirken, müslüman ordu- sunda tekbir ve ALLAH ALLAH sesleri ortalığı çınlatı­yordu. Bu sırada müslü- man askerlerin arasından, atının üzerinde heybetli biri­nin meydana çıktı- ğı görüldü. Tamâmen zırhlara bürünmüştü. Fakat kimse tanımı­yordu. Rum´un karşısında dimdik durdu. Herkes son derece heyecanlı idi. Çar­pışma başladığı gibi, çevik bir hareketle kılıcını Rum´un göğsüne sapla- dı. Müs­lüman saflarında tekbîr sadâları yükseliyordu. Rum tarafı ise şaş- kına döndü. İkinci çıkan er de birincinin âkibetine uğ­radı. Sonra birkaç ki- şiyi daha öldürdü. Müslümanlar son derece sevinç­liydi. Müslüman er ye- rine dönünce bu kahrama­nın Abdullah bin Mübârek hazretleri olduğunu görüp hayret ettiler.

Seferde bile ibâdetlerini gizlerdi. Gazâ arkadaşı Muhammed bin Âyun şöyle anlatır:

Seferde bir gece, Abdullah bin Mübârek istirâhate çekilmişti. Ben de mızra­ğıma dayanmış oturuyordum. Benim uyuduğumu zannedip kalktı ve fecr vak­tine kadar namaz kıldı. Sonra beni namaza kaldırmağa geldi. Uyumadığımı ve halinden haberdar olduğumu anlayınca, hayâsından yüzü kızardı. Sefer boyunca böyle yaptı.

İbn-i Hibbân ise şöyle anlatır: Bütün mücahidler İbn-i Mübârek ile Şam´a varmıştık. Orada halkın ibâdetini, gazâya hazır hallerini, her gün seriyyelerin, küçük askerî birliklerin geliş-gidişlerini görünce, İbn-i Mübâ­rek; "Bu güzel haller ile Rabbimizin huzûruna çıkacağız. Burada Cennet kapılarını açtık." bu­yurdu.

Misis´teki ikâmeti sırasında ilim, ibâdet ve cihâddan geri durmadı. Misis´te, ikindi namazında Cumâ Mescidi´ne gelir, güneş batıncaya kadar kıbleye karşı oturur, ALLAHü teâlânın zikriyle, meşgûl olur, kimseyle ko­nuşmazdı. "Kim gün­düzünü ALLAHü teâlâyı anarak geçirirse, o, bütün gün zikretmişlerden sayılır." buyururdu.

Misis nâhiyesinde on yedi bin hadîs-i şerîf rivâyet etti. Küçük yaştaki tale­besi Abde bin Süleymân´a hadîs-i şerîf yazdırır ilim öğretir, üstelik ona para da verirdi



                                                                     
Logged


İslamsız Hayat,Hayat değildir,Hayata hükmetmeyen İslam,İslam değildir,Onu hayatına geçirmeyen Müslüman,Müslüman değildir.


Sponsor Bağlantı

Biz muhabbetullah platformu olarak dosya yükleme işlemleriniz için www.upload.gen.tr sitesini öneriyoruz
Logged
Robot Moderatör
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 17.082


View Profile
Re: Mücahid Evliyalar
« Posted on: 05 Aralık 2008, 03:21:07 »

 
      uyari
Selamun Aleykum Ziyaretçi. Sitemize Hoş Geldiniz.. islami sitemizin içeriğinden daha iyi faydalanmak ve mesaj yazmak için üye olmanız gerekmektedir.. sitemizde islami içerik bulunmaktadır.. bulamadığınız herhangi bir konuyu bildirerek yardım alabilirsiniz.. Katkılarınızdan ve Desteklerinizden Ötürü Teşekkür Ederiz... Üye Olmak için Aşağıdaki "Üye Ol" Kısmını Tıklayabilirsiniz..

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Mücahid Evliyalar oyunları, Mücahid Evliyalar programı, Mücahid Evliyalar oyunu indir, Mücahid Evliyalar program yükle, Mücahid Evliyalar download, Mücahid Evliyalar hikayeleri, Mücahid Evliyalar resimleri, Mücahid Evliyalar haber, Mücahid Evliyalar yükle, Mücahid Evliyalar videosu, Mücahid Evliyalar msn eklentisi, şarkı sözleri, dizisi
Logged
Muttαki
Bismillahirrahmanirrahim Hasbun Allah ve Ni'mel Vekil
Forum Yöneticisi
*



Toplam Oyu: 137
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3.442

Maksadımız İman ve Ahirettir


WWW
« Yanıtla #1 : 28 Nisan 2008, 16:37:27 »

Mücâhid velîlerden Abdülkâdir Cezâyirî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Şerif­lerden olup, soyu hazret-i Ali´nin oğlu hazret-i Hasan efendimize da­yanmakta­dır. Baba ve dedeleri Cezâyir´in Vehran tarafında, şerefli, âlim, fâzıl, zâhid ve takvâ sâhibi kimseler olup, herkes tarafından sevilir, sayı­lırlardı. Cedlerinden biri olan Seyyidî Muhammed bin Abdülkâdir, Barba­ros Hayreddîn Paşanın Ce­zayir´i fethinde bir nefer gibi çalışmış ve Ce­zayir´de Osmanlı hâkimiyetinin ku­rulmasında, ziyâdesiyle gayret sarfet- mişti. Bu sebeple Osmanlı sultanları bunun oğulları ve torunlarına büyük izzet ve îtibâr gösterirlerdi. Abdülkâdir´in babası Muhyiddîn de Kâ­dirî şeyhlerinden olup âlim bir zât idi.

Şeyh Muhyiddîn, parlak bir zekâya sâhip olduğunu gördüğü Abdül- kâdir´i küçük yaşta ilim öğrenmeye sevketti. İlk tahsilini Kaytana´da ya- pan Abdülkâdir, sonra Cezayir ve Oran şehirlerinde büyük âlimlerden okudu. Daha küçük yaşta Kur´ân-ı kerîmi hıfzetti. Tefsîr, hadîs, fıkıh ve diğer ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. Geniş mâlumâtıyla, fazîlet ve takvâsıyla şöhreti her tarafa yayıldı. Ül­kesini pek yakın bir gelecekte bekleyen tehlikenin farkında olan Abdülkâdir kendisini ilm-i siyaset, dev­let idâresi sâhalarında da yetiştirdi. Ata binmek ve silâh kullanmak gibi her çeşit harp sanatında pek ustaydı.

1826´da babasıyla birlikte Mısır´a giden Abdülkâdir Cezâyirî burada İslâm âleminin meşhûr ilim merkezlerinden olan Ezher medreselerini zi­yâret etti. Âlimlerle görüşüp bilgi alışverişinde bulundu. Oradan Hicaz´a geçerek hac vazî­fesini îfâ etti. 1829 yılında Şam´a geldi. Burada evliyâ­nın büyüklerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ile görüşüp duâ­sına kavuştu. Buradan Bağdad´a geldi. Şerefli âilesinin tabi olduğu evli­yânın büyüklerinden nûr ve feyz menbaı Peygamber efendimizin soyun­dan Seyyid Abdülkâdir Geylânî haz­retlerinin mübârek kabrini ziyâret etti. Mânevî yardım istedi.

Abdülkâdir´in yurda dönüşünden kısa bir müddet sonra 1830 Tem­muzunda Fransızlar Cezayir´i işgâl ederek ülkedeki üç yüz yıllık Türk idâ­resine son ver­diler. Vehrân ve Müstefânem bölgelerindeki halk düşmana karşı ayaklanarak Şeyh Muhyiddîn´i kendilerine emir seçtiler. Ancak o oğlu Abdülkâdir´i bu işe daha lâyık gördü ve emirliği ona devretti. Kendisi Oran´daki Fransız kuvvetleri ile harb eden askerin kumandasını ele aldı.

Abdülkâdir-i Cezayirî kendisine yapılan bîat merasimi sırasında yap­tığı ko­nuşma ile cesâret, uzak görüşlülük, müsâmaha, tevâzu ve fedâ­kârlık gibi vasıf­larını ortaya koydu. Konuşmasında şöyle demişti: "Eğer liderliği kabul ediyor­sam bu cihâd alanında düşmana karşı yürüyen ilk kişi olma hakkını edinmek içindir. Benden daha değerli ve yetenekli bu­lacağınız, îmânımızı savunmada hiç bir fedâkarlıktan kaçınmayacak başka biri çıktığında yerimi ona bırakmaya ha­zırım."

Emir Abdülkâdir kısa sürede gösterdiği hârikulâde şecâat, kahra­manlık, bi­nicilikteki mahâret ve soğukkanlılığı ile herkesi hayran bıraktı. Askerî bir lider olarak kendini kabûl ettirdi. Bu sebeple Fransızların Ce­zâyir´i işgâl etmesinden iki sene sonra babasının muvafakati ve bütün Cezâyir müslümanlarının arzusu üzerine ülkenin emirliğini üzerine aldı (22 Kasım 1832).

Abdülkâdir-i Cezayirî bundan sonra Fransızlara karşı plânlı ve sis­temli bir harekat başlattı. Kuvvetli bir ordu kurarak Fransızları üst üste bozguna uğrattı. Bu zaferlerini siyâsî sâhada da sürdürerek birçok böl­geleri de bu yolla ele ge­çirdi. Fas Sultanı Abdurrahmân´ı kendi tarafına ve Fransızlara karşı mücâdele sâhasına çekmeyi başardı. Kahramanlığı ve zekâsı sâyesinde yerli kabîleleri et­rafına topladı. Büyük bir güçle başta Maasker olmak üzere Merakeş sınırına ka­dar bütün batı Cezâyir´e sâhib oldu. Fransızlar 26 Şubat 1834 antlaşmasıyla Abdülkâdir´in Batı Cezayir üzerindeki otoritesini tanıdılar. Ancak ertesi yıl böl­gedeki Fransız komutanı General Trezel, emirin kendisine bağlı saydığı aşîret­leri himâ­yesi altına aldığını bildirdi. Amacı, mücâhidleri bölmek ve parçala­maktı. Onun bu kararı üzerine Abdülkâdir-i Cezâyirî tekrar harekete geçti. Makta´da yapılan çarpışmada Trezel alayını müthiş bir bozguna uğrattı (1835).

Bu yenilgi üzerine Fransa bölgeye yardım kuvvetleri gönderdi. Bu birlikle­rin başında gelen General Bugeaud kısa bir sürede Cezayir´i ele geçireceğine, müslümanları mahv edip Abdülkâdir´i yakalayacağına söz vererek harekete geçti. Fransızlar Maasker´i kısa sürede ele geçirdiler. Bu zaferle kendisine fev­kalade güvenen Bugeaud, Konstantine önüne geldiğinde Abdülkâdir´in asıl gücü ile karşılaştı. Abdülkâdir´in ne zaman ve ne şekilde vuracağı belli olmuyordu. Ordusu son derece disiplinli idi. En küçük bir bozulma ve ümitsizliğe düşmüyor ve insanüstü bir gayretle çarpışıyordu. Bu durum Fransız birliklerinin tekrar bozgun hâlinde geri çekilmesine yol açtı. Bugeaud Fransa hükümetine gönder­diği raporlarda:

"Abdülkâdir hızlı, zekî ve ne yapacağı belli olmayan bir düşmandır. Dehâsı ve temsil ettiği inanç sâyesinde kazandığı îtibârla kitleleri bize karşı harekete geçiriyor. Kendisi sıradan bir insan değil, müslümanların severek ve arzu ile beklediği ve hasretle kucakladığı bir liderdir." diyordu.

Nitekim Bugeaud çok geçmeden Abdülkâdir´le Tafna Antlaşmasını yap­maya mecbur kaldı (1837). Bu antlaşma ile Emir Abdülkâdir limanlar ve kıyı şehirleri dışında ülkenin tamâmında hâkimiyeti elde ediyordu.

Abdülkâdir-i Cezayirî bu sulh devresinden faydalanarak güçlü bir devlet mekanizması kurmaya çalıştı. Devlet merkezini Maasker´den Tag- dempt´e nak­letti. Kanun ve kaideleri düzelterek İslâmiyete uygun hâle getirdi. Osmanlılar zamânında birtakım mükellefiyetler karşılığında ver- giden muaf tutulan Mehazin kabîlelerinin imtiyazlarını kaldırdı ve her­kesten zekat topladı. Fas yoluyla İn­giltere´den sağladığı top ve tüfeklerle ordusunu teknik açıdan kuvvetlendirdi.

Bu arada Fransızlar antlaşmaya aykırı olarak faaliyetlerine devam ediyor­lardı. 1837 Ekiminde Osmanlı tâbiiyetini sürdüren ve kendilerine karşı direnen Ahmed Bey´i yenerek Konstantine şehrini zaptettiler. 1839´da ise Abdülkâdir´le Kabiliye bölgesinin nüfuz meselesi yüzünden görüşmek istediler. Red cevâbı üzerine harekete geçen Fransız birlikleri Cezâyir´i Konstantine´ye bağlayan Bîbân geçidini ele geçirdiler. Buna karşı Abdülkâdir de 19 Kasımda küçük fakat hareket kâbiliyeti yüksek birliklerini Fransızlar üzerine sevketti. Aynı zamanda "cihâd-ı mukaddes" ilân ederek dînini seven herkesi bayrağı altına çağırdı. Ku­mandan ve yardımcılarına gönderdiği mektuplarla onların şevkini ve gayretini arttır­maya çalıştı.

Abdülkâdir-i Cezâyirî böylece Fransızlara karşı ölüm kalım harbini başlat­mış bulunuyordu. Bu harbin sonunda ya Cezayir´de İslâmı muzaf­fer kılacak veya bu uğurda çok istediği şehadete kavuşacaktı.

Emir Abdülkâdir, Sumala adını verdiği merkezini seyyar bir vaziyete ge­tirdi. Düşmanın vaziyetine göre merkezini istediği yere naklediyor ve savaşın cereyan tarzını hep kendi istediği şekilde yönlendiriyordu. Bu hareketli tesisle­rinde barut, mermi ve silah da imal edebiliyor ve mal­zeme sıkıntısı çekmiyordu.

Ancak Abdülkâdir´in az fakat disiplinli ordusu karşısında üst üste mağlubi­yetin ezikliği içerisindeki düşman çareyi; kadın, çocuk ve ihtiyar­ları zalimce katletmek, ekili araziyi yakıp yıkmak ve hayvanları telef et­mek gibi yollarda buldu. Böylece yüz bini aşan Fransız ordusu yirmi bin kişilik ve dağınık vazi­yetteki mücahidleri açlık ve sefalete düşürerek mağlub etmek gibi bayağı yol­lara başvuruyordu. Onların bu şekildeki davranışları ve sinsi faaliyetleri, Abdülkâdir´in ordusunda tefrika ve an­laşmazlıkların doğmasına sebeb oldu. Bu­nun üzerine Abdülkâdir Mera- keş´e çekildi. Akrabası olan Merakeş hâkimi Abdurrahmân ve Merakeş´in müslüman halkının yardımıyla Fransızlarla savaş­maya de­vam etti. An- cak bu defâ da Fas kralı Abdurrahmân´ın ihaneti ile karşı­laştı. Fas kralı, Fransızların şartlarını kabul ederek cihad meydanından çekilir­ken Abdül- kâdir´e yapılan yardımların da kesilmesini emretti. Bu durum mücâhidleri büyük bir sıkıntıya soktu. 1842 Kasımında Abdülkâdir´in harekât merkezi olan Sumala düşman eline geçti. Emir´in paha biçilmeyen şahsî kütüp­hânesi içindeki belgelerle birlikte Fransızlar tarafından tahrib edildi. Bü- yük Sahra´ya çekilen Emir Abdülkâdir orada da tarafdârlarının telef ol- ması üzerine 1847 senesinde İskenderiyye veya Akka´da kalması şar- tıyla General Lamoriciere´ye teslim olmak zo­runda kaldı. Teslim olurken ağzından çıkan tek kelime mücâdelesinin sonunu ne güzel özetlemek- tedir. "Kader."

Ancak Fransızlar bir kez daha sözlerine sadık kalmadılar. Emir Ab- dülkâdir, Cezayir vâlisi Duc d´Aumele tarafından Fransa´ya gönderildi. Emir ve yanında­kiler önce Toulon´da, sonra da Loira Vadisindeki Anboi- se kalesinde beş yıl ha­pis kaldılar.

Toulon´a geldiğinde Fransız kralı eğer başka bir ülkeye gitme arzu­sundan vazgeçerse kendisine büyük bir armağan verileceğini bildirdiği zaman Emir Abdülkâdir:

"Kral namına bana bütün Fransa´nın zenginliğini teklif etseniz ve bu zen­ginliği şu cüppemin üzerine yerleştirseniz sizin tebaanız olmayı hâtı­rımdan ge­çirmem. Ben burada sizin misâfirinizim. İsterseniz beni hapse atın. Ancak utanç ve şerefsizlik bana değil, size ulaşacaktır." dedi.

Napolyon, Fransa´da imparatorluğunu îlân ettiği zaman, Abdülkâdir-i Cezâyirî´ye Osmanlı ülkesinde kalması için müsâade verdi. 1852´de İstanbul´a gelen Abdülkâdir-i Cezâyirî Sultan Abdülmecîd Han´la görüştü ve pâdişâhın fevkalâde izzet ve ikrâmını gördü. Daha sonra Bursa´ya geçerek kendisine tahsis edilen konakta oturdu. 1855´de Bursa´da büyük bir zelzele olması üzerine Şam´a geçti.

Abdülkâdir-i Cezâyirî, Şam´a gidince, zamânını ilmî çalışma, ibâdet ve ço­cuklarının terbiyesi ile geçirdi. Kimseyle görüşmedi. Bu sırada İngi­liz ve Fran­sızlar, Osmanlı Devletini kuvvet zoruyla yıkamayacaklarını anlamışlar, işi fitne ve fesatla hâlletme yoluna gitmişlerdi. Osmanlı Dev­leti içerisindeki çeşitli fırka ve milletleri birbirleriyle çarpıştırmaya başla­mışlardı. Lübnan ve Suriye´de Dür­zîleri İngilizler silâhlandırmış, Mârunî­lere de Fransızlar arka çıkmışlardı. Her iki devlet, yaptıkları çalışmalarla, Osmanlı tebeasını Osmanlı topraklarında birbi­rine kırdırıp, kendi emelle­rine âlet etmeye kalkışmışlardı. Bu oyunların bir sah­nesi olarak 1860 se­nesinde Dürzî âsileri, hıristiyan ahâliyi öldürmeye teşebbüs ettikleri vakit, Abdülkâdir, Cezâyirli muhâcirlerin yardımı ile Fransa konsolo­sunu ve bin beş yüz kadar insanı kurtardı. Bu hareketi Osmanlı hükümeti tara­fından taltif edildi. Fransa hükümeti, bu hareketin mükâfâtı olarak Emir´e Le- gion d´honneur nişanının grandcruix´sını verdi. Abdülkâdir-i Cezâyirî 1862 senesinde hacca gidip iki sene Hicaz´da kaldıktan sonra İstanbul´a gelerek, Abdülazîz Han tarafından Birinci Osmânî Nişânıyla taltif edildi.

Daha sonra Şam´da ömrünü ilim ve ibâdetle geçiren Abdülkâdir Cezâyirî H.1300´de vefat etti. Nâşı Sâlihiyye´de Muhyiddîn Arabî türbe­sine defnedildi. Devrin târihçileri "Gabe bedrün kâmilün= Mükemmel do­lunay battı H. 1300 di­yerek ölümüne târih düşürdüler.

Abdülkâdir Cezâyirî, her şeyden evvel sağlam ve doğru îmân sâhibi, vakarlı bir zât idi. Bu hali, yalnız dindaşlarının değil, kendisini yakından tanımak fırsa­tını bulan Avrupalıların da takdirini celbetmişti. Çok adâletli idi. Âlicenâb ve çok merhametli idi. Ancak, düşmanlarını yıldırmak için zarûrî gördüğü anlarda şiddetli çarpışmalardan hiç çekinmezdi.

Abdülkâdir Cezâyirî, ilim ve irfâna çok ehemmiyet verirdi. Âriflerin bü­yüklerindendi. Dünyâ ve âhiretin kemâlâtını kendisinde toplamıştı. Kah­raman bir mücâhitti. Şan ve şöhreti doğudan batıya her yere yayıldı. Za­mânının âlim­leri arasındaki ihtilâfları hâllederdi. Aynı zamanda kerâmet ehli idi. Çok kerâ­metleri görüldü.

Kıymetli eserler yazdı. Bunlardan tasavvuf ve inceliklerine dâir yaz­dığı Mevâkıf adlı kitabının her bir bölümü mârifetlerle doludur. Kitabının seksen üçüncü bölümünde şöyle yazmaktadır:

Hadîs-i şerîfde buyruldu ki: "ALLAHü tealâ bir kimseye bir nîmet verdi­ğinde o nîmetin onun üzerinde görülmesini ister." Hülâsa budur ki, eğer nîmetin gö­rülmesi yalnız fiil, iş ile olursa onu fiil ile göstermek ve eğer nîmetin görülmesi, söz ile olursa onu da söz ile göstermek, açıklamak la­zımdır.

Haccederken yaşadığı hâdiseleri anlatırken şöyle demektedir:

Medîne-i münevvereye vardığımda Resûlullah´ın Ravda-i mutahhera- sına gittim. Resûlullah´a (sallALLAHü aleyhi ve sellem), hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer´e selâm verdikten sonra, Resûlullah´ın huzû­runda edeble durdum ve; "Yâ ResûlALLAH! Köleniz kapınızda durmaktadır. Yâ ResûlALLAH! Sizin bir nazarınız bana her şeyden daha sevgilidir ve beni zengin eder. Yâ ResûlALLAH! Sizin himâ­yeniz benim için kâfidir." de­dim. O zaman Eşref-i âlem (sallALLAHü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Sen be- nim evlâdımsın ve yanımda makbûlsün." Bana evladım buyur­maları, sulbî evladlığı mı, yoksa kalbî evlâdlığı mı idi. Benim maksadım her iki- sinde idi. ALLAHü teâlâya hamd ve şükredip; "Yâ Rabbî! Bunu bana Pey- gamber efendimizin zât-ı şerîfini göstermekle tahakkuk ettir. Zîrâ Habî- bin; "Beni gören hakîkî görür. Zîrâ şeytan benim şeklimde kendini hiç kim­seye gösteremez." buyurmaktadır, diye duâ ettim. Sonra da Kade- meyn-i şerîfeyne, mübârek iki ayağı tarafına geçtim ve şark taraf­taki bir duvara yaslanıp tefekkürle meşgûl oldum. O hâlde iken kendim­den geçtim. Her şeyden habersiz kaldım. Mescid-i Nebevî´de kimi namaz kılar, kimi zikreder, kimi Kur´ân-ı ke­rîm okur, kimi duâ ederdi. Hiç bir şey duymadım ve her şeyden habersiz oldum, o esnâda; "Bu seyyidimizdir." sesini işittim. Gaybet hâlimde gözlerimi açtım. Resûlullah efendimiz beni ayak tarafından şebeke arasına çektiler. Heybetli ve sâkin idiler. Müba­rek sakalının aklığı fazla idi. Yanakları kırmızı idi. Lakin mü­bârek şemâili vasfedenlerin yazdıklarından çok daha kırmızı idi. Bana yaklaş­tıkları va­kit kendime geldim. ALLAHü teâlâya sonsuz hamdü senâlar ettim.

Abdülkâdir-i Cezâyirî hazretlerinin yaşayışında İslâm ahlâkını bütü­nüyle müşâhede edip, görmek mümkündü. Onu gören kendisine hayran kalırdı. Gerek Fransızlarla sulh olduğu zamanlarda ve gerekse tutsaklığı devresinde Abdülkâdir Cezâyirî´yi gören generaller; kendisiyle dost ol­maya çalışırlar ve ona İslâmiyetle ilgili, sualler sorarlardı. Abdülkâdir Ce- zayirî´nin Fransız gene­rali Dumas´a İslâmiyetin kadına verdiği değer hakkındaki cevabı şu şekildedir:

...Bu meselenin gerçek yüzü ve hakîkati sizin işittiğinizin tam aksine­dir. Müslümanların nezdinde kadınlar büyük bir hürmeti ve değeri haiz­dirler. Me­sela onlar zevcelerini pek severler ve onlara karşı çok merha­metlidirler. Muhab­betin, sevgi duymanın zarûrî gereği ise hürmet etmek­tir. Yâni insan sevdiğine hürmet eder. Nitekim, sevgili Peygamberimiz sallALLAHü aleyhi ve sellem buyur­dular ki: "Zevcelerine ancak kerîm olanlar ikrâm ve iyilik eder ve onlara ancak kötü ve alçak olanlar ihânet edip kötülük yaparlar." Diğer bir hadîs-i şerîfte de Eshâb-ı kirâmına hitâ­ben buyurdular ki: "Sizin en hayırlınız, zevcesine hayırlı olanınızdır. Ben, içinizde zevcesine en hayırlı ve iyilik eden kimseyim." Resûlullah efen­dimiz, mübârek zevcelerini kendi mübârek elleri ile deveye bin­dirirlerdi. İslâm büyüklerinin bu konudaki menkıbeleri, nezaket ve edebleri sa­yıla­mayacak kadar çoktur. Ev işlerinde müslümanlar zevceleri ile müşâvere ederler. Birçok işleri zevcelerine danışır, onların gönlünü almaya dikkat ederler. Kadınlar ev işlerinde reisdirler. Dış işleri kadınlara bırakılmaz. Bu, erkeklerin işidir. Bunu kadınlara yüklemez, kendileri çekerler.

Abdülkadir Cezâyirî hazretleri, komutanlarından Muhammed Hasnâ- vî´ye yazdığı bir mektupta şöyle demektedir:

"...Şecâat, kahramanlık ve cömertlik sıfatlarıyla mevsûf (vasıflandı­rılmış) ve Hak teâlâya tevekkül eden mücâhid kardeşimiz Seyyid Mu- hammed Hasnâvî! ALLAHü tealâ sizin ve bizim halimizi yüceltsin. Dünya ve âhiretteki emellerimize kavuştursun! Kıymetli, sabırlı mücâhid karde- şim! ALLAHü tealâ anlayışını arttır­sın! Hayırlar ihsân eylesin! Lütf ile hayırlar üzerinde muhâfaza eylesin. Muhak­kak ki cihâd, peygamberlerin (aley- himüsselâm) şiârı, müminlerin mesleği ve asıl sanatıdır. Seni bu himmete kavuşturan ALLAHü teâlâya hamdederim.

Gayret ve çalışmalarına sevaplar ihsân buyurup, bu yolda sana yar­dım eyle­sin! ALLAHü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde, sevgili Peygamberine hitâben cihâdın fazîle­tini, kendi yolunda şehîd olmanın yüksek derecesini beyân ve ifade buyurmuş­tur. Bunlar üzerinde iyice düşünüp, buna kavuşmak için ALLAHü teâlâdan yardım dilemelidir. Böylece, ALLAH yolunda şehîd ol­manın ne demek olduğu iyi anlaşı­lır. Cihâdın ve şehîd olmanın fazîleti ve yüksek derecesi Tevrat ve İncil´de de bildirilmiştir. Karşılığında ALLAHü teâlâ Cennet´i vâd buyurmuştur. Şerefini bu­radan anlamalıdır. Kendi yo­lunda cihâd edenlerin, cihâda katılmayanlara nisbetle pek büyük bir ec- re kavuşacaklarını da müjdelemiştir.

Kıymetli kardeşim! Sözün kısası şudur ki, ALLAHü teâlâ bir kimseye din ve dünyânın hayrını dilemedikçe ona cihâd nasîb etmez. Kime din ve dünyânın hayrını dilerse, onu cihâda kavuşturur. Şu hâlde, kavuştuğun nîmetin kadrini iyi bilmelisin. Daimâ sizin işlerinizi ve hâllerinizi tâkib et­mekteyiz ve sizinle görü­şüp kucaklaşmayı çok arzu ediyoruz. Size duâ ediyoruz. ALLAHü teâlâdan ümîd ederiz ki, en hayırlı, bereketli bir za­man- da bizi buluşturup görüştürsün. Amin..."

Muhammed bin Hasan Bay´a gönderdiği pek fesahatli ve edebî mektubunda da ALLAHü teâlâya hamd ve Resûlüne sallALLAHü aleyhi ve sellem salât-ü selâm­dan sonra şöyle demektedir:

"...Sizi tebrik etmek ve aramızdaki muhabbeti tâzelemek düşünce­siyle vekî­limizi gönderiyoruz. Muhakkak ki, müminler tek bir beden gibi­dir. Biri incinirse hepsi incinmiş olur. Hepsi aynı ızdırâbı duyar. Hakîkî mümin, din kardeşi için sağlam bir destek ve yardımcıdır. Dâimâ birbirle­rini destekler ve kuvvetlendi­rirler. Yardımlaşma ise, ancak ALLAHü teâlâ- nın râzı olduğu şeylerde ve takvâ hu­sûsunda olmalıdır. Bu, ALLAHü teâ- lânın size emridir..."
Logged
Sponsor Bağlantı

Biz muhabbetullah platformu olarak dosya yükleme işlemleriniz için www.upload.gen.tr sitesini öneriyoruz
Logged
adıgüzel
Forum Yöneticisi
*



Toplam Oyu: 65
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1.954


« Yanıtla #2 : 28 Nisan 2008, 18:57:31 »

 Allah Razı Olsun Emeğine Sağlık
Logged



***  Yaratılanı sev ***
***  Yaratandan ötürü***



Sponsor Bağlantı

Biz muhabbetullah platformu olarak dosya yükleme işlemleriniz için www.upload.gen.tr sitesini öneriyoruz
Logged
CanDost
Ya Rab! Bize Afiyet Ver!
Administrator
*



Toplam Oyu: 272
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 7.109


« Yanıtla #3 : 28 Nisan 2008, 19:05:08 »

 Allah Razı Olsun MUTTAKİ
Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap



Sponsor Bağlantı

Biz muhabbetullah platformu olarak dosya yükleme işlemleriniz için www.upload.gen.tr sitesini öneriyoruz
Logged
Muttαki
Bismillahirrahmanirrahim Hasbun Allah ve Ni'mel Vekil
Forum Yöneticisi
*



Toplam Oyu: 137
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3.442

Maksadımız İman ve Ahirettir


WWW
« Yanıtla #4 : 01 Mayıs 2008, 13:26:58 »

Millî Mücâdelenin ilk bayraktârı Ahmed Hulûsi Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Denizli Müftülüğünde iken Türkiye´nin paylaşılmasını ihtivâ eden Mondros Mütârekesi imzâlanmıştı. Şubat 1919´da Paris´te bir araya gelen Îtilâf devletleri temsilcileri Balıkesir, Aydın ve İzmir´i Yuna­nistan´a vermeyi karar­laştırdılar. Bu gelişmeler üzerine Nûreddîn Paşa, bölge ileri gelenleri ve din adamları liderliğinde, İzmir Müdâfaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak Cemiyeti adı al­tında bir teşkilât kurdu. Bir kongre toplan­masını kararlaştıran cemiyet, Balıke­sir, Aydın ve Denizli livâlarından de­lege gönderilmesini istedi. Denizli´den gön­derilen delegeler arasında Ahmed Hulûsi Efendi de bulunuyordu. Kongreye İz­mir vâli ve kolordu komutanı Nûreddîn Paşa başkanlık etmiş ve ilhak tahakkuk ettiği tak­dirde mukâ- vemet edebilmek için teşkilât kurulması kararlaştırılmıştı. Paşa, İzmir´in Yunanistan´a verilmesi hâlinde silâhlı bir müdâfaaya kalkı­şılaca­ğını söy- lediği sırada Ahmed Hulûsi Efendi büyük bir uzak görüşlü­lükle kendi­sine şöyle demişti:

"Paşa! İstanbul işgâl altındadır. İşgâl kuvvetleri İstanbul hükûmeti üzerinde tazyiklerde bulunarak sizi terfian veya memuriyetinizi nakil sû­retiyle İzmir´den uzaklaştırırlar. Çünkü buradaki hıristiyan unsurlar işgâl kuvvetleriyle temas hâ­lindedirler. Sizin burada fiilî mukâvemet için girişe­ceğiniz her hareketi onlara bildirirler. Onlar da hükûmete tesir ederek, bu teşebbüsü netîcesiz bırakırlar. Bakınız Rum papazlarından metropolit Hrisostomos daha şimdiden bu şehrin fahrî vâlisi gibi hareket etmeye başlamış ve Yunan işgâlinin hazırlıklarına gi­rişmiş bulunmaktadır."

Ahmed Hulûsi Efendinin söyledikleri çok geçmeden gerçekleşti. Nû- reddîn Paşa azledilerek yerine vâliliğe Kambur İzzet, kumandanlığa da emekli paşalar­dan Nâdir Paşa tâyin edildi.

Ahmed Hulûsi Efendi ise, İzmir Redd-i İlhak Kongresinden döndükten sonra memleketin elîm bir âkıbete sürüklenmekte olduğunu görerek der­hâl yo­ğun bir teşkilâtlanma çalışmasına girişti. Onun bu faâliyetlerini De­nizli mutasar­rıfı Fâik Bey (Öztırak) şöyle anlatmaktadır:

Ahmed Hulûsi Efendi, benimle çok uzun ve mahrem görüşmelerde bulundu. Denizli sancağının kazaları olan Acıpayam, Buldan, Sarayköy, Tavas ve Çal´da bilhassa müftüler ve müderrislerle eşrâfın rehberlik ettiği heyetlerin teşkîlini te­min ettiğini söyleyip, artık mukadder olan Yunan iş­gâli önünde neler yapılması îcâb ettiğinin şimdiden düşünülüp lüzumlu tedbirlerin alınmasını teklif ve tav­siye etti. Bugün daha iyi anlıyorum ki, müftü efendinin sözlerinde hiç bir imkâ­nın gerçekleşmesi şartı yoktu. Ya­pılması gereken vatanın istiklâli ve haysiyeti îcâbıydı. İlmi, irfânı, ahlâkı ile muhitin hürmet duyduğu muhterem şahsiyeti, sancağın her tarafında sevilen ve sayılan adamdı. Ahmed Hulûsi Efendi çok zor şartlar altında vazîfeye çağırdığı kimseleri meziyet ve husûsiyetleriyle çok iyi takdir ederek tâyin ve tespit etmişti. O müstesnâ günlerin bendeki en derin inti­baı şudur: Çok güç şartlar altında girişilecek hizmetlere lâyık mânevî rehberler bulur ve onların telkinleri kalp ve vicdanlarda ümit izleri mey­dana getirebilirse elde edilemeyecek güzel netîceler, ufukların ardında demektir. Ben Ahmed Hu­lûsî Efendinin mübeccel ve muhterem varlı­ğında bu ebedî hakîkatın en muhte­şem misâlini görmüşümdür."

Bu arada beklenen fecî âkıbet gerçekleşti. İzmir 15 Mayıs 1919 Per­şembe sabahı Yunanlılar tarafından işgâl edildi. Acı haber Denizli´ye ulaştığı zaman ir­kilmeyen, ümitsizlikle yıkılmayan tek insan Ahmed Hu­lûsi Efendiydi. Çünkü o, mukadder sonucu biliyor, din, vatan ve nâmus için neler yapılması gerektiğini düşünmüş bulunuyordu. İzmir´in işgâli üzerine ilk iş olarak Denizli´de bir pro­testo mitingi tertipledi. Müftülük dâi­resinin yakınındaki bir câmide bulunan Sancak-ı şerîfi asılı bulunduğu yerden tekbirler ve salât ü selâmlar ile indirdi. Etrafında şehrin ileri gelen şeyh ve imâmları olduğu hâlde câminin etrâfında bekleşen kalabalığın önüne geçti. Kalabalık Belediye Meydanına doğru yürü­meye başladı. Tekbir seslerini işiten halk, işini gücünü bırakarak Belediye Mey­danına koşuyordu. Müftü Hulûsi Efendi meydanı doldurmuş bulunan Denizlili­lere hitâben ağlamaklı bir sesle şöyle konuştu:

"Hemşehrilerim!.. Karşımıza çıkarılan düşman daha dünkü uşakları­mızdır. Biz onlara mağlûb da olmadık. Bu düşman her kim olursa olsun Türk´ün ve Müslümanlığın son müstakil yurdu olan topraklarımızı da eli­mizden almak isti­yor. Bizler şimdiye kadar esir yaşamadık ve yaşayama­yız. Silâhımız yoksa sa­pan taşıyla düşmana karşı çıkmak ve onu tepe­lemek her Türk ve Müslümana farz-ı ayndır. Fetvâ veriyorum. Silâh azlığı veya çokluğu mühim değildir. Bir­çok ülkelere hükmetmiş Fâtihlerin to­runlarıyız."

Sözü sık sık tekbirlerle kesilen ve son derece heyecanlı geçen mi­ting, De­nizli halkının düşmana mukâvemet için hazır bulunduğunu ve şehrin muhterem müftüsü Ahmed Hulûsi Efendinin emir ve direktiflerine uyacaklarını göster­mişti. Fakat Ahmed Hulûsi Efendi yalnız Denizli için değil, bütün civar, vilâyet ve kazâları da içine alan bir millî mukâvemet hareketi meydana getirmek isti­yordu. Bu sûretle Aydın ve Nazilli´ye emin adamlarından birkaçını göndererek onlarla temasa geçti. Müftü Efendinin faâliyetlerini yakından tâkib eden Denizli Rumları ise; "Onun sarığını ba­şına dolayacağız." diye haber göndermekteydiler. Ancak kahraman De­nizli müftüsü bu tehditlerden korkacak ve din ve nâmus müdâfaasından geri duracak bir kimse değildi. Bizzât kendisi Dinar´a ve Afyonkarahisar´- a gitti. Bu bölgelerdeki diğer müftü, vâiz ve müderrislerle te­masa geçerek silahlı çeteler teşkil edip, ilerleyen Yunan kıtaları karşı­sında bir mukâ- vemet cephesi meydana getirmek husûsunda onları ha­rekete geçirdi. Bu bölgede efeler, yedek subaylar, mütekaid (emekli) su­baylar ve halktan herkes mahallî müftülerin idâre ettiği teşkilâta kaydolu­narak kısa zaman- da harbe hazır vaziyete getirildiler.

Hazırlıklarını tamamlayan Hulûsi Efendi, Yunanlıların Nazilli´ye gir­meleri üzerine emrindeki kuvvetle derhal harekete geçti. Nazilli´de bulu­nan Yunan ku­mandanı üç-beş bin kişilik bir kuvvetin üzerine geldiğini haber alınca derhal mevziini terkederek Aydın istikâmetine çekildi. Müftü Hulûsi Efendi kumanda­sındaki milis kuvvetleri Nazilli´yi kolaylıkla ele ge­çirdiler. Fakat burada durma­yarak Aydın´a doğru gerilemiş bulunan Yu­nan kuvvetlerinin takibine başladılar. Nazilli´de ve yol boyunca uğranılan her köyde toplanan halka, heyecanlı nutuk­lar îrâd eden Müftü Efendinin emrindeki kalabalık gittikçe artıyordu. Bu nûr yüzlü din adamına karşı herkes büyük hürmet, îtimâd ve muhabbet besliyordu.

Ahmed Hulûsi Efendi bu gayret, şevk ve inançla Aydın´ı Yunanlılar­dan geri almaya muvaffak oldu. Bundan sonra artan kuvvetlerin idâresi işini kumandan­lık vasıfları iyi bilinen Demirci Mehmed Efeye bıraktı. An­cak bu sırada toparla­nan Yunanlılar büyük kuvvetlerle gelerek Aydın´ı tekrar işgâl ile büyük katli­amlarda bulundular.

Bundan sonra bölgede tam bir ölüm kalım mücâdelesi başladı. Ah- med Hu­lûsi Efendi bizzât bir nefer gibi çarpışmalara katıldı. Verdiği vâz- larla da topla­dığı gönüllülerle milis kuvvetlerini devamlı destekledi. Böyle- ce Denizli bölge­sinde Yunan ilerleyişine set çekti. Bu müdâfaa hattı ol- masaydı. Ankara´nın, dü­zenli askerî birliklerin kurulmasını sağlayama­dan Yunan birliklerinin eline geçmesi işten bile değildi.

Ahmed Hulûsi Efendi Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra ge­lişen si­yâsî olaylara karışmamış ve geri kalan ömrünü ALLAHü teâlâya tâat ve ibâdetle geçirmiş, gençlere dîn-i İslâmı öğretmeye çalışmıştır.
Logged
Sponsor Bağlantı

Biz muhabbetullah platformu olarak dosya yükleme işlemleriniz için www.upload.gen.tr sitesini öneriyoruz
Logged
Etiket: mücahid evliyalar 
Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Mücahid Resimleri..(100 den fazla) Komutan Ve Şehidlerimizin Resimleri HawasHasan 10 820 Son Mesaj 11 Nisan 2007, 16:45:39
Gönderen: guler
Evliyalar Ölmez...... Serbest Kürsü Irem 5 199 Son Mesaj 19 Haziran 2007, 20:56:54
Gönderen: ömer gül
Şehid Mücahid Şener Komutan Ve Şehidlerimizin Resimleri ömer gül 2 349 Son Mesaj 25 Ocak 2008, 14:43:26
Gönderen: CanDost
Ufak Mücahid Adayı Komutan Ve Şehidlerimizin Resimleri SehL 0 178 Son Mesaj 10 Mart 2008, 02:14:19
Gönderen: SehL
Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahid (foto) Afganistan Hiba 2 65 Son Mesaj 13 Ekim 2008, 17:49:28
Gönderen: Hiba
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Muhabbetullah.Com Bağlantılar
Mobile Phone | Loans | 0 Credit Cards | Xbox Mod Chip | Online Advertising
|Reklam| |Alıntı Koşulları| |Arşiv| |Arşiv2| |Wap| |Wap2| |imode| |XML| |Rss1| |Rss| |Tags| |Sitemap| |UrlList|

kurye Diyet | Zayıflama Program Download Forum diyet ilahiler zayıflama dizi izle ssk Gazeteler video izle Sohbet tv izle evden eve nakliyat evden eve nakliyat evden eve nakliyat Araba Yarışı oYuNLAR
Muhabbetullah.Com En iyi 1024x768 - 1280x1024 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.
Muhabbetullah.Com Bir Forum Sistemidir.ve siteye gönderilen tüm mesajlar onaydan geçmeksizin anında paylaşılmaktadır. Muhabbetullah.Com Yönetimi yazılan mesajlardan sorumlu değildir.
Yasalara aykırı bulduğunuz mesajları linkleriyle beraber HawasHasan[at]Gmail.Com adresine bildirebilirsiniz. Şikayetiniz en kısa sürede incelemeye alınacaktır.
For English Please let us know any illegal activity to HawasHasan[at]Gmail.Com