|
|
 |
« Yanıtla #1 : 01 Kasım 2007, 00:22:45 » |
|
 |
|
 |
 |
Yedinci Bürhan:
Ey arkadaş gel Şimdi bu cüz'iyatı bırakıp, saray şeklindeki bu âcib âlemin eczalarının, birbirine karşı olan vaziyetlerine dikkat edeceğiz. İşte bak: Bu âlemda o derece intizam ile küllî işler yapılıyor ve umumî inkılâplar oluyor ki; âdeta bütün bu saraydaki mevcut taşlar, topraklar, ağaçlar, herbir şey birer fâil-i muhtar gibi bütün âlemin nizamat-ı külliyesini gözetip, ona göre tevfik-ı hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler, birbirinin imdadı-
--------------------------
(Hâşiye) : Bahar ve yaz mevsiminde zeminin yüzüne işarettir. Zira yüzbinler muhtelif mahlûkatın taifeleri, birbiri içinde beraber îcad edilir, rûy-i zeminde yazılır. Galatsız, kusursuz, kemal-i intizamla değiştirilir. Binler sofra-i Rahman açılır, kaldırılır; taze taze gelir. Herbir ağaç birer tablacı; herbir bostan birer kazan hükmüne geçer.
(Orjinal Sayfa:210)
na koşuyor. İşte bak: Gaibden acib bir kafile (Hâşiye: 1) çıkıp geliyor. Merkebleri; ağaçlara, nebatlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla-yı erzak taşıyarlar. İşte bak; bu tarafta bekliyen muhtelif hayvanatın erzaklarını getiriyorlar. Hem de bak: Bu kubbede o azîm elektrik lâmbası, (Hâşiye:2) onlara ışık verdiği gibi, bütün taamlarını öyle güzel pişiriyor..yalnız, pişirilecek taamlar, bir dest-i gaybî tarafından birer ipe takılıp, (Hâşiye:3) ona karşı tutuluyor. Bu tarafa da bak; bu bîçare zaîf, nahîf, kuvvetsiz hayvancıklar... Nasıl, onların başı önünde, lâtif gıda ile dolu iki tulumbacık (Hâyişe:4) takılmış, iki çeşme gibi, yalnız o kuvvetsiz mahlûk, onu ağzına yapıştırması kâfidir.
El h â s ı l: Bütün bu âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi, birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi, birbirine elele verir. Birbirinin işini tekmil için, birbine omuz omuza veriyor. Bel bele verip beraber çalışıyorlar. Herşey'i buna kıyas et; tâdat ile bitmez... İşte, bütün bu haller, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î gösterir ki; şu saray-ı acîbin ustasına, yani şu garib âlemin sahibine, herşey musahhardır. Herşey onun hesabına çalışır. Herşey ona bir emirber nefer hükmündedir. Herşey onun kuvvetiyle döner. Herşey onun emriyle hareket eder. Herşey onun hikmetiyle tanzim olur. Herşey onun keremiyle muavenet eder. Herşey onun merhametiyle başkasının imdadına koşar, (yâni koşturulur). Ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir söz söyle.
Sekizinci bürhan:
Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray-ı muhteşemin sahibini tanımak istemiyorsun! Halbuki: Her şey onu gösteriyor; ona işaret ediyor; ona şehadet ediyor. Bütün bu şeylerin şehadetini nasıl tekzip ediyorsun. Öyle ise, bu sarayı da inkâr et ve "âlem yok, memleket yok" de. Kendini de inkâr et, ortadan çık. Yahut aklını başına al, beni dinle. İşte bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihâta eden yeknesak unsurlar, mâdenler var (Hâşiye -5). Âdeta mamleketten çıkan herşey, o maddelerden yapılıyor. Demek o maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan yapı-
-----------------------
(Hâşiye: 1) : Umum hayvanatın erzakını taşıyan nebataat ve eşcar kafileleridir.
(Hâşiye: 2) : O azîm elektrik lâmbası Güneşe işarettir.
(Hâşiye :3) : İp ve ipe takılan taam ise, ağacın ince dalları ve leziz meyveleridir.
'Hâşiye : 4) : İki tulumbacık ise, vâlidelerin memelerine işarettir.
(Hâşiye : 5) : Unsurlar, madenler ise; pek çok muntazam vazifeleri bulunan ve izn-i Rabbâni ile her muhtacın imdadına koşan ve emr-i ilâhî ile herbir yere giren, meded veren ve hayatın levâzımatını yetiştiren ve zîhayatı emziren ve masnuat-ı İlâhiyyenin nescine, nakşına, menşe' ve müvellid ve beşik olan; hava, su, ziya, toprak unsurlarına işarettir.
(Orjinal Sayfa:211)
lan şeyler de onundur. Tarla kimin ise, mahsulât da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur.
Hem bak: Bu dokunan şeyler, bu nescolunan münakkaş kumaşlar, birtek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzar eden ve ip haline getiren elbette bilbedahe birdir. Çünki; o iş, iştirâk kabul etmez. Öyle ise bütün nescolunan san'atlı şeyler, ona mahsustur. Hem de bak: Bu dokunan, yapılan şeylerin herbir cinsi bütün memleketin her tarafında bulunuyor. Bütün ebnâ-yı cinsleriyle öyle intişar etmiş. Beraber olarak birbiri içinde, bir tarzda, bir anda yapılıyor, nescediliyor. Demek tek bir zâtın işidir; tek bir emirle hareket ediyor. Yoksa böyle bir anda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir hey'ette ittifak ve muvafakat, muhaldir. Öyle ise, bu san'atlı şeylerin herbirisi, o gizli zâtın bir ilânnamesi hükmünde onu gösteriyor. Güya herbir çiçekli kumaş, herbir san'atlı makine, herbir tatlı lokma, o mu'ciz-nüma zâtın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer turrası hükmünde; lisan-ı hal ile herbirisi der:
. "Ben kimin san'atıyım, bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür." Ve herbir nakış der: "Beni kim dokudu ise, bulunduğum top da onun dokumasıdır." Herbir tatlı lokma der: "Beni kim yapıyor, pişiriyorsa; bulunduğum kazan dahi onundur." Herbir makine der: "Beni kim yapmış ise, memlekette intişar eden bütün emsalimi de o yapıyor ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren, odur. Demek memleketin mâliki de, odur. Öyle ise, bütün bu memkelete, bu saraya mâlik kim ise, o bize mâlik olabilir." Meselâ, nasıl mîrîye mahsus tek bir palaska veyahut bir tek düğmeye mâlik olmak için onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki, onlara hakikî mâlik olsun. Yoksa o boşboğaz başı bozuktan, "mîrî malıdır" diye elinden alınıp, tecziye edilir.
E l h a s ı l: Nasıl bu memleketin anâsırı, memlekete muhit birer maddedir. Onların mâliki de; bütün memlekete mâlik birtek zât olabilir. Öyle de, bütün memlekette intişar eden san'atlar, birbirine benzediği ve birtek sikke izhar ettikleri için, bütün memleket yüzünde intişar eden masnu'lar, herbir şey'e hükmeden tek bir zâtın san'atları olduğunu gösteriyorlar.
İşte ey arkadaş! Mâdem şu memlekette, yâni şu saray-ı muhteşemde bir birlik alâmeti vardır, bir vahdet sikkesi var. Çünki, bir kısım şeyler, bir iken; ihâtası var. Bir kısım mütaaddit ise, -fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için- bir vahdet-i nev'iye gösteriyor. Vahdet ise, bir vâhidi gösterir. Demek, ustası da, mâliki de, sahibi de, sânii de bir olmak lâzımgelir. Bununla beraber sen buna dikkat et ki, bir perde-i gaybdan kalınca bir ip çıkıyor (Hâşiye). Bak, sonra binler ipler, ondan uzan-
-------------------------
(Hâşiye) : Kalınca bir ip; meyvedar ağaca; binler ipler ise, dallarına; ipler başındaki elmas, nişan, ihsan, hediyeler ise, çiçeklerin aksamına ve meyvelerin envâına işarettir.
(Orjinal Sayfa:212)
mış. Herbir ipin başına bak; birer elmas, birer nişan, birer ihsan, birer hediye takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki, böyle garip bir gayb perdesinden, böyle acib ihsanatı, hedâyâyı şu mahlûklara uzatan Zâtı tanımamak, ona teşekkür etmemek; ne kadar divanece bir harekettir. Çünki, onu tanımazsan, bilmecuriye diyeceksin ki: ''Bu ipler; uçlarındaki elmasları, sair hediyeleri kendileri yapıyorlar, veriyorlar." O vakit her ipe, bir padişahlık mânasını vermek lâzımgelir. Halbuki gözümüzün önünde bir dest-i gaybî, o ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor. Demek, bütün bu sarayda herşey, kendi nefsinden ziyade, o mu'ciznüma zâtı gösteriyor. Onu tanımazsan, bütün bu şeyleri inkâr etmekle, hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.
Dokuzuncu Bürhan:
Gel ey muhakemesiz arkadaş! Sen şu sarayın sahibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünki, istib'ad ediyorsun. Onun acîb san'atlarını ve hâlâtını, akla sığıştıramadığından inkâra sapıyorsun. Halbuki asıl istib'ad, asıl müşkilât ve hâkikî suûbetler ve dehşetli külfetler, onu tanımamaktadır. Çünki, onu tanısak, bütün bu saray, bu âlem, birtek şey gibi kolay gelir; rahat olur; bu ortadaki ucuzluk ve mebzuliyyete medar olur. Eğer tanımazsak ve o olmazsa, o vakit herbir şey, bütün bu saray kadar müşkilâtlı olur. Çünki herşey, bu saray kadar san'atlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzûliyyet kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi, değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi. Sen, yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak. (Hâşiye). Eğer, onun gizli matbaha-i mu'ciz-nümasından çıkmasa idi, şimdi kırk para ile aldığımız halde, yüz liraya alamazdık.
Evet bütün istib'ad, suûbet, helâket, belki muhaliyet, onu tanımamaktadır. Çünki, nasıl bir ağaca bir kökte, bir kanunla bir merkezde hayat veriliyor. Binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi suhûlet peyda eder. Eğer o ağacın meyveleri, ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla raptedilse, herbir meyve; bütün ağaç kadar müşkilâtlı olur. Hem, nasıl bütün ordunun teçhizatı, bir merkezde, bir kanunla, bir fabrikadan çıksa; kemiyetçe, bir neferin teçhizatı kadar kolaylaşır. Eğer; herbir neferin ayrı ayrı yerlerde teçhizatı yapılsa, alınsa; herbir neferin teçhizatı için, bütün ordunun teçhizatına lâzım fabrikalar bulunması lâzımdır.
Aynen bu iki misâl gibi: Şu muntazam sarayda, şu mükemmel şehirde, şu müterakki memlekette, şu muhteşem âlemde, bütün bu şeylerin icadı bir tek zâta verildiğ vakit, o kadar kolay olur, o kadar hiffet peyda eder ki, gördüğümüz nihayetsiz ucuzluğa ve mubzuliyete ve sehavete sebebiyet verir. Yoksa herşey o kadar pahalı, o kadar müşkilâtlı olacak ki, dünya verilse, birisi elde edilemez...
------------------------------
(Hâşiye) : Konserve kutusu; kudret konserveleri olan kavun, karpuz, nar, süt kutusu hindistan cevizi gibi rahmet hediyelerine işarettir.
(Orjinal Sayfa:213)
Onuncu Bürhan:
Gel, ey bir parça insafa gelmiş arkadaş! Onbeş gündür (Hâşiye:1) biz buradayız. Eğer şu âlemin nizamlarını bilmezsek, padişahını tanımazsak; cezaya müstahak oluruz. Özrümüz kalmadı. Zira onbeş gün (güya bize mühlet verilmiş gibi) bize ilişmiyorlar. Elbette biz başıboş değiliz. Bu derece nâzik, san'atlı, mîzanlı, letâfetli, ibretli masn'ular içinde hayvan gibi gezip bozamayız, bize bozdurmazlar. Şu memleketin haşmetli mâlikinin, elbette cezası da dehşetlidir. O zât, ne kadar kudretli, haşmetli, bir zât olduğunu şununla anlayınız ki: Şu koca âlemi bir saray gibi tanzim ediyor; bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük memleketi, bir hane gibi, hiçbirşey noksan bırakmıyarak idare ediyor. İşte bak, vakit bevakit, bir kabı doldurup boşaltmak gibi, şu sarayı, şu memleketi, şu şehri, kemâl-i intizamla doldurup, kemâl-i hikmetle boşalttırıyor. Bir sofrayı kaldırıp indirmek gibi, koca memleketi baştan başa çeşit çeşit sofralar (Hâşiye:2), -bir dest-i gaybî tarafından kaldırır, indirir tarzında- mütenevvi yemekleri sıra ile getirip yedirir. Onu kaldırıp başkasını getirir; sen de görüyorsun. Ve aklın varsa anlarsın ki, o dehşetli haşmet içinde hadsiz sehavetli bir kerem var. Hem de bak ki, o gaybî zâtın saltanatına, birliğine, bütün bu şeyler şehadet ettiği gibi; öyle de kafile kafile arkasından gelip geçen, o hakikî perde perde arkasından açılıp kapanan bu inkılâblar, bu tahavvülâtlar; o zâtın devamına, bekasına şehadet eder. Çünki, zeval bulan eşya ile beraber esbabları dahi kayboluyor.
Halbuki onların arkasından, onlara isnad ettiğimiz şeyler, tekrar oluyor. Demek o eserler, onların değilmiş; belki zevalsiz birinin eserleri imiş. Nasılki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor; arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki; onları parlattıran daimî ve yüksek bir ışık sahibidir. Öyle de: Bu işlerin sür'atle değişmesi, arkalarından gelenlerin aynı renk alması gösteriyor ki, zevalsiz, daimî birtek Zâtın cilveleridir, nakışlarıdır, âyineleridir, san'atlarıdır...
Onbirinci Bürhan:
Gel ey arkadaş! Şimdi sana geçmiş olan on bürhan kuvvetinde kat'i bir bürhan daha göstereceğim. Gel, bir gemiye bineceğiz; (Hâşiye:3) şu uzaktta bir cezîre var, oraya gedeceğiz. Çünki, bu tılsımlı âlemin anahtarları ora-
---------------------------
(Hâşiye : 1) : Onbeş gün, sinn-i teklif olan onbeş seneye işarettir.
(Hâşiye : 2) : Sofralar ise, yazda zeminin yüzüne işarettir ki, yüzer taze taze ve ayrı ayrı olarak matbaha-i rahmetten çıkan rahmanî sofralar serilir, değişirler. Her bir bostan bir kazan, herbir ağaç bir tablacıdır.
(Hâşiye : 3 ) : Gemi, tarihe ve cezîre ise, Asr-ı Saadet'e işarettir. Şu asrın zulümatlı sahilinde mimsiz medeniyyetin giydirdiği libastan soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve siyer sefinesine binip, Asr-ı Saadet ceziresine ve Cezîretül-Arab meydanına çıkıp, Fahr-i Âlem'i (A.S.M.) iş başında ziyaret etmekle biliriz ki, o zât, o kadar parlak bir bürhan-ı tevhiddir ki, zeminin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve dalâlet zulümatını dağıtmıştır.
(Orjinal Sayfa:214)
da olacak. Hem, herkes o cezîreye bakıyor, oradan birşeyler bekliyor; oradan emirler alıyorlar. İşte bak gidiyoruz. Şimdi şu cezîreye çıktık. Bak, pek büyük bir içtima var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi, mühim ihtifâl görünüyor. İyi dikkat et. Bu cemiyet-i azîmenin bir reisi var. Gel daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız.
İşte bak, ne kadar parlak ve binden (Hâşiye:1) ziyade nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor. Ne kadar tatlı bir sohbet ediyor. Şu onbeş gün zarfında, bunların dediklerini ben bir parça öğrendim. Sen de benden öğren. Bak, o zât, şu memleketin mu'ciz-nüma sultanından bahsediyor. "O sultan-ı zîşan, beni sizlere gönderdi" söylüyor. Bak, öyle hârikalar gösteriyor ki: Şüphe bırakmıyor ki, bu zât o padişahın bir me'mur-u mahsusudur. Sen dikkat et ki, bu zâtın söylediği sözü, değil yalnız şu ceziredeki mahlûklar dinliyorlar; belki, hârikulâde suretinde bütün memlekete işittiriyor. Çünki, uzaktan uzağa herkes buradaki nutkunu işitmeğe çalışıyor. Değil yalnız insanlar dinliyor, belki hayvanlar da, hattâ bak dağlar da onun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki, yerlerinden kımıldanıyorlar; şu ağaçlar, işaret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su çıkarıyor. Hattâ parmağını da bir âb-ı kevser memesi gibi yapar; ondan âb-ı hayat içiriyor. Bak şu sarayın kubbe-i âlîsinde mühim lâmba (Hâşiye:2) O'nun işaretiyle bir iken ikileşiyor. Demek bu memleket, bütün mevcûdâtiyle onun me'muriyetini tanıyor. Onu, "o gaybî zât-ı mu'ciz-nümanın has ve doğru bir tercümanı, bir dellâl-ı saltanatı ve tılsımının keşşafı ve evâmirinin tebliğine emin bir elçisi" olduğunu biliyorlar gibi, onu dinleyip itaat ediyorlar. İşte bu zâtın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar: "Evet, evet, doğrudur" derler, tasdik ederler. Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketi ışıklandıran büyük nûr lâmbası, (Hâşiye:3) O'nun işaret ve emirlerine baş eğmesiyle "Evet, evet, her dediğin doğrudur" derler.
İşte ey sersem arkadaş! Şu padişahın hazine-i hâssasına mahsus bin nişan taşıyan şu nuranî muhteşem ve ciddî zâtın bütün kuvvetiyle, bütün memleketin ileri gelenlerinin taht-ı tasdikinde bahsettigi bir Zât-ı Mu'ciz-nüma'dan ve zikrettiği evsafından ve tebliğ ettiği evâmirinde, hiçbir vecihle hilâf ve hile bulunabilir mi? Bunda hilâf-ı hakikat kabilse; şu sarayı, şu lâmbaları, şu cemaati, hem vücudlarını, hem hakikatlarını tekzib etmek lâzım ge-
---------------------------------
(Hâşiye : 1) : Bin nişan ise, ehl-i tahkik yanında bine bâliğ olan Mu'cizat-ı Ahmediyye'dir (A.S.M.)
(Hâşiye : 2) : Mühim lâmba, kamerdir ki, onun işaretiyle iki parça olmuş. Yâni: Mevlânâ Câmi'nin dediği gibi; "hiç yazı yazmıyan o ümmî zât parmak kalemiyle sahife-i semâvîde bir elif yazmış; bir kırkı, iki elli yapmış." Yâni, şakdan evvel, kırk olan mime benzer; şakdan sonra iki hilâl oldu, elliden ibâret olan iki nun'a benzedi.
(Hâşiye : 3) : Büyük bir nur lâmbası, Güneştir ki, arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden güneşin görünmesi; kucağında Peygamber'in (A.S.M.) yatmasiyle ikindi namazını kılmıyan İmam-ı Ali (R.A.), o mu'cizeye binaen ikindi namazını edâen kılmış.
(Orjinal Sayfa:215)
lir. Eğer haddin varsa buna karşı itiraz parmağını uzat. Gör, nasıl parmağın bürhan kuvvetiyle kırılıp, senin gözüne sokulacak....
Onikinci Bürhan:
Gel, ey bir parça aklı başına gelen birader! Bütün onbir bürhan kuvvetinde bir bürhan daha göstereceğim. İşte bak; yukarıdan inen ve herkes ona hayretinden veya hürmetinden kemâl-i dikkatle bakan, şu nuranî fermana (Hâşiye) bak. O bin nişanlı zât onun yanına durmuş, o fermanın meâlini umuma beyan ediyor. İşte şu fermanın üslûbları, öyle bir tarzda parlıyor ki, herkesin nazar-ı istihsanını celbediyor. Ve öyle ciddî, ehemmiyetli mes'eleleri zikrediyor ki, herkes kulak vermeye mecbur oluyor. Çünki, bütün bu memleketi idare eden ve bu sarayı yapan ve bu acâibi izhar eden zâtın şuûnâtını, ef'alini, evâmirini,evsâfını birer birer beyan ediyor. O fermanın hey'et-i umumiyesinde bir turra-i âzam olduğu gibi, bak herbir satırında, herbir cümlesinde, taklid edilmez bir turra olduğu misillû, ifade ettiği mânalar, hakikatlar, emirler, hikmetler üstünde dahi, o zâta mahsus birer mânevî hatem hükmünde ona has bir tarz görünüyor.
E l h a s ı l: O fermân-ı âzam, güneş gibi o Zât-ı Âzam'ı gösterir; kör olmıyan görür...
İşte ey arkadaş! Aklın başına gelmiş ise, bu kadar kâfi. Eğer bir sözün varsa, şimdi söyle. O inatçı adam cevaben dedi ki: "Ben senin bu bürhanlarına karşı yalnız derim: Elhamdülillâh inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki; şu memleketin tek bir Mâlik-i Zülkemâl'i,şu âlemin tek bir Sahib-i Zülcelâl'i, şu sarayın tek bir Sâni-i Zülcemâl'i bulunduğunu kabul ettim. ALLAH senden razı olsun ki, beni eski inadımdan ve divaneliğimden kurtardın. Getirdiğin bürhanların her birisi tek başiyle bu hakikatı göstermeğe kâfi idi. Fakat herbir bürhan geldikçe, daha revnakdar, daha şirin, daha hoş, daha nuranî, daha güzel marifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim, dinledim."
Tevhidin hakikat-ı uzmasına ve "Âmentü Billâh" îmanına işaret eden hikâye-i temsîliye, tamam oldu. Fazl-ı Rahman, feyz-i Kur'an, nur-u îman sayesinde, tevhîd-i hakikînin güneşinden hikâye-i temsiliyedeki oniki bürhana mukabil oniki lem'a ile bir mukaddeme, göstereceğiz. '(*)
(Ve minALLAHittevfîk velhidaye)
------------------------
(Hâşiye) : Nurânî ferman Kur'an'a; ve üstündeki turra ise, i'câzına işarettir.
(*) Bu kısım, Yirmiikinci Söz'dedir.
* * *
|
|
 |
|
 |
|