Selamun Aleykum
Selamun Aleykum, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Özel Arama
   Ana Sayfa   Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Reklamlar
Şifalı Bitkiler


Konu Bilgileri
Konu BasligiKonu Ondördüncü Söz
Cevap SayisiCevap Sayisi: 1 cevap var
Okunma SayısıOkunma Sayısı 264 defa
Bu Konuyu Görüntüleyenler0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ondördüncü Söz  (Okunma Sayısı 264 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
HawasHasan
Estağfirullah..
Administrator
*



Toplam Oyu: 1114
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 12.042

Ve Birgün Bu Dünya Gül Bahçesine Dönecek..


WWW
« : 11 Eylül 2007, 17:03:49 »

Şifalı bitkiler, bitkisel yağlar hangi hastalığa hangi bitki iyi gelir, doğal yoldan zayıflama..



بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

آلرَ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ
 

[Kur'an-ı Hakîm'in ve Kur'an’ın müfessir-i hakikîsi olan Hadîsin, bir kısım yüksek ve ulvî hakaikına çıkmak için teslim ve inkıyâdı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde o hakikatların bir kısım nazîrelerine işâret edeceğiz ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet beyân edilecek. O hakikatlardan Haşir ve Kıyametin nazîreleri, Onuncu Söz'de, bilhassa Dokuzuncu Hakikatında zikredildiği için tekrara lüzum yoktur. Yalnız sâir hakikatlardan nümûne olarak “Beş Mes'ele” zikrederiz.]

        Birincisi: Meselâ:  خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ   “Altı günde gökleri ve yerleri yarattık” demek olan; hem belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibâret olan eyyâm-ı Kur'aniyye ile insân dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakikat-ı ulviyyesine kanaat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır-ı Zülcelâl'in halkettiği seyyal âlemleri, seyyar kâinatları, geçici dünyaları; nazar-ı şuhûdâ gösteriyoruz. Evet güyâ insânlar gibi dünyalar dahi, birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâl'in emriyle âlem dolar, boşanır.

        İkincisi: Meselâ:

وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فِى اِمَامٍ مُبِينٍ لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّموَاتِ وَلاَ فِى اْلاَرْضِ وَلآَ اَصْغَرُ مِنْ ذلِكَ وَلآَ اَكْبَرُ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ    

gibi âyetlerin ifade ettikleri ki: “Bütün eşya, bütün ahvâliyle vücûda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor.” demek olan hakikat-ı âliyyesine kanaat getirmek için Nakkaş-ı Zülcelâl, rûy-i zeminin sahifesinde, her mevsimde, bâhusus baharda değiştirdiği nihayetsiz muntâzam mahlûkatın fihriste-i vücûdlarını, tarihçe-i hayatlarını, desâtir-i hareketlerini; çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde mânevî bir sûrette derc ve muhafaza ettiğini ve zevalden sonra semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle, mânevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını, hattâ her geçici baharda, yaş-kuru ne varsa, mahdud zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda, kemâl-i intizâm ile muhafaza ettiğini nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Güya her bir bahar, birtek çiçek gibi, gayet muntâzam ve mevzun olarak, zeminin yüzüne bir Cemil ve Celil'in eliyle takılıp koparılıyor; konup kaldırılıyor. Hakikat böyle iken, beşerin en acîb bir dalâleti budur ki: Kader kaleminin sahifesi olan Levh-i Mahfuz'un yalnız bir cilve-i aksi olarak, fihriste-i san'at-ı Rabbâniyye olup, ehl-i gafletin lisanında tabiat denilen bu kitabet-i fıtriyyeyi, bu nakş-ı san'atı, bu münfail mistar-ı hikmeti, tabiat-ı müessire diyerek masdar ve fâil telâkki etmesidir. (Eyne-s-sera min-es-süreyya) Hakikat nerede? Ehl-i gafletin telâkkileri nerede?

        Üçüncüsü: Meselâ, hamele-i arş ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sâir bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sâdık'ın tasvir ettiği, meselâ: kırkbinler başlı, herbir başta kırkbinler lisan ve her lisanda kırkbinler tarzda tesbihat ettiklerini ve intizâm ve külliyet ve vüs'at-i ubûdiyyetlerini ifâde eden hakikata çıkmak için, şuna dikkat et ki, Zât-ı Zülcelâl:

تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ سَخَّرْنَا اْلجِبَالَ مَعَهُيُسَبِّحْنَ
اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاْلجِبَالِ

gibi âyetlerle tasrih ediyor ki: Mevcûdâtın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve âzametine münâsib bir tarzda tesbihat ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor. Evet bir bahr-ı müsebbih olan şu semâvâtın kelimât-ı tesbihiyyesi; güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmîdiyyesi; hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır. Demek herbir ağacın, herbir yıldızın cüz'î birer tesbihâtı olduğu gibi; zeminin de ve zeminin herbir kıt'asının da ve herbir dağ ve derenin de ve berr ve bahrının da ve göklerin herbir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbih-i küllîsi vardır. Şu binler başları olan zeminin her başında yüzbinler lisanlar bulunan ve her lisanda yüzbin tarzda tesbihat çiçeklerini, tahmidat meyvelerini, âlem-i misâlde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervahta temsil edip ilân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır.

Evet, müteaddit eşya bir cemâat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cem'iyyet, imtizaç edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi ruh-u mânevîsi ve vazife-i tesbîhîyyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır. İşte bak, misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir muazzam kelimesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör: Ağacın, şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var ve her dilde bak, kaç yüz mevzun ve muntâzam meyve kelimeleri var ve her meyvede dikkat et; kaç yüz kanatlı mevzun tohumcuk harfleri, Emr-i  كُنْ فَيَكُونُ e mâlik Sâni'-i Zülcelâl'ine ne kadar belîğ bir medih ve fasîh bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i mânâda müteaddid diller ile tesbihatını temsil ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.

        Dördüncüsü: Meselâ:

اِنَّمَآ اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ وَمَآ اَمْرُ السَّاعَةِ
اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ
وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
تَعْرُجُ اْلمَلاَئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ

gibi âyetlerin ifade ettikleri hakikat-ı ulviyyesine ki, Kadîr-i Mutlak o derece sühûlet ve sür'atle ve mualecesiz ve mübaşeretsiz eşyayı halkeder ki, yalnız sırf bir emir ile îcad eder gibi görünüyor, fehmediliyor. Hem o Sâni'-i Kadîr nihayet derecede masnûata karîb olduğu halde, masnuat nihayet derecede ondan baîddir. Hem nihâyetsiz kibriyâsıyla beraber, gayet cüz'î ve hakîr umûru dahi, ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü san'attan hariç bırakmıyor. İşte bu hakikat-ı Kur'aniyyenin vücûduna, mevcûdâtta meşhud sühûlet-i mutlak içinde intizâm-ı ekmel şehadet ettiği gibi, gelecek temsil dahi, onun sırr-ı hikmetini gösterir. Meselâ:   وَلِلّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى   Sâni'-i Zülcelâl'in Esmâ-i Hüsnâsından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneşin, emr-i Rabbânî ve teshir-i İlâhî ile mazhar olduğu vazifeler, şu hakikatı fehme takrib eder. Şöyle ki:

Güneş ulviyyetiyle beraber bütün şeffaf ve parlak şeylere nihayet derecede yakın, belki onların zâtlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsâliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği halde o şeffaf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vecihle müteessir edemezler; kurbiyyet dâva edemezler. Hem o Güneş, her şeffaf zerreye, hattâ ziyâsı nereye girmiş ise orada hâzır ve nâzır gibi olduğu, o zerrenin kabiliyet ve rengine göre Güneşin aksi ve bir nevi timsâli görünmesiyle anlaşılır. Hem Güneşin âzamet-i nûrâniyyeti derecesinde ihâtası, nüfûzu ziyâdeleşir. Nûrâniyyet âzametindendir ki, en küçük ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar. Demek âzamet-i kibrîyâsı, cüz'î ve ufak şeyleri, nûrâniyyet sırrıyla harice atmak değil; bilâkis daire-i ihâtasına alıyor. Hem güneşi, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz-ı muhal olarak fâil-i muhtar farzetsek, o derece sühulet ve sür'at ve vüs'at içinde, zerreden, katreden, deniz yüzünden, seyyârata kadar izn-i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufat-ı azîmeyi yalnız bir mahz-ı emir ile yapar, tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyâre, emrine karşı müsavâdirler. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kabiliyetine göre kemâl-i intizâm ile verir. İşte, semâ denizinin yüzünde ziyâdar bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlak'ın Nûr isminin cilvesine kesif bir âyinecik olan şu güneşin, bilmüşâhede şu hakikatın üç esasının nümûnelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, نُورَ النُّورِ مُنَوِّرَالنُّورِ مُقَدِّرَالنُّورِ olan Zât-ı Zülcelâl, herşey'e, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hâzır ve nâzır ve eşya Ondan gayet uzak olduğuna, hem o derece külfetsiz, muâlecesiz, sühuletle işleri yapar ki, yalnız mahz-ı emrin sür'at ve sühûletiyle îcad eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz'î-küllî, küçük-büyük, daire-i kudretinden hârice çıkmadığına ve kibriyâsı ihâta ettiğine şuhud derecesinde bir yakîn-i îmanî ile îmân ederiz ve îmân etmek gerektir.

        Beşincisi:

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّموَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ   'den tut, tâ وَاعْلَمُوآ اَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ اْلمَرْءِ وَقَلْبِهِ ye kadar..

hem اَللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ den tut, tâ  يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ e kadar..

hem خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ dan tut, tâ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ e kadar..

hem مَا شَآءَ اللَّهُ لاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللَّهِ den tut, tâ وَمَا تَشَآؤُنَ اِلآَّ اَنْ يَشَآءَ اللَّهُ ya kadar hudud-u âzamet-i rubûbiyyeti ve kibriyâ-i ulûhiyyeti tutmuş olan Ezel ve Ebed Sultanı, şu âciz ve nihayetsiz zaîf ve nihayetsiz fakir ve nihayetsiz muhtaç ve yalnız cüz'î bir ihtiyar ile icada kabiliyeti olmayan zaîf bir kesb ile mücehhez benî-âdeme karşı şedid şikâyat-ı Kur'aniyyesi ve azîm tehdidatı ve müdhiş vaîdleri ne hikmete binâendir ve ne vecihle tevfik edilir? Ne sûretle münâsib düşer? demek olan derin ve yüksek hakikata kanaat getirmek için şu gelecek iki temsile bak:

            Birinci Temsil: Meselâ; şâhane bir bağ var ki, nihayetsiz meyvedâr ve çiçekdar masnu'lar içinde bulunuyorlar. Ona nezaret etmek için pek çok hademeler tâyin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi, yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrasındaki deliğin kapağını açmaktır ve şu hizmetkâr ise, tenbellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne halel geldi veyahut kurudu. O vakit Hâlık'ın san'at-ı Rabbâniyyesinden ve Sultân'ın nezaret-i şahanesinden ve ziyâ ve hava ve toprağın hizmet-i bendegânesinden başka bütün hademelerin, o sersemden şekvaya hakları vardır. Zira hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.

            İkinci Temsil: Meselâ; cesîm bir sefine-i Sultaniyyede, âdi bir adam cüz'î vazifesini terketmesiyle, bütün gemideki vazifedârların netâic-i hidematına halel getirdiğinden ve bâzı da mahvettiğinden, bütün o vazifedârlar nâmına gemi sahibi ondan şedid şikâyet eder. Kusur sahibi ise, diyemez ki: “Ben bir âdi adamım, ehemmiyetsiz ihmalimden şu şiddete müstehak değildim.” Çünki tek bir adem, hadsiz ademleri intâc eder. Fakat vücûd kendine göre semere verir. Çünki bir şeyin vücûdu, bütün şerâit ve esbâbın vücûduna mütevakkıf olduğu halde; o şeyin ademi, intifası, tek bir şartın intifâsıyla ve tek bir cüz'ün ademiyle netice itibariyle mün'adim olur. Bundandır ki: “Tahrib, tamirden pek çok defa eshel olduğu” bir düstur-u müteârife hükmüne geçmiştir. Mâdem küfür ve dâlâlet, tuğyan ve mâsiyet esasları, inkârdır ve reddir, terktir ve adem-i kabûldür. Sûret-i zâhiriyyede ne kadar müsbet ve vücûdlu görünse de, hakikatta intifadır, ademdir. Öyle ise cinâyet-i sâriyedir. Sâir mevcûdâtın netâic-i amellerine halel verdiği gibi Esmâ-i İlâhiyyenin cilve-i cemâllerine perde çeker.

İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcûdat nâmına o mevcûdatın sultanı, şu âsi beşerden azîm şikâyet eder ve etmesi, ayn-ı hikmettir. Ve o âsi, şiddetli tehdidata elbette müstehaktır ve dehşetli vaîdlere, bilâşüphe sezâdır.

* * *

 

Hâtime

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَمَا اْلحَيَاةُ الدُّنْيَا اِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ

[Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.]

Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya talib bedbaht nefsim! Bilir misin neye benzersin? Deve kuşuna... Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.

Ey nefis! Şu temsile bak, gör: Nasıl dünyaya hasr-ı nazar, aziz bir lezzeti, elîm bir eleme kalb eder.

Meselâ; şu karyede (yâni Barla'da) iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksandokuz ahbabı İstanbul'a gitmişler. Güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul'a müştaktır, orayı düşünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse “Oraya git”, sevinip gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksandokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı, ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler, zanneder. Şu bîçare adam ise, bütün onlara bedel yalnız bir misafire ünsiyyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı kapamak ister.

Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir-iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme! Merdane kabre bak, dinle ne taleb eder! Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister! Sakın gafil olup ikinci adama benzeme!

Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur.” Çünki: Ölüm değişmiyor. Firak bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insânî değişmiyor, ziyâdeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at peyda ediyor.

Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünki, herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musîbette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Hem kendini başıboş zannetme. Zira, şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şey'i nizâmsız gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizâmsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vâkıalar olan şu hâdisat-ı kevniyye, tesadüf oyuncağı değiller. Meselâ: Zemine nebâtat ve hayvanat enva'ından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde, gayet muntâzam ve gayet münakkaş gömlekler; baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet âlî gayeler içinde kemâl-i intizâm ile meczup mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki küre-i arzın; Benî-Âdemden, bâhusus ehl-i îmândan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i mânevîyyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi (Haşiye) mevt-âlûd hâdisat-ı hayâtiyyesini; bir mülhidin neşrettiği gibi gayesiz, tesadüfî zannederek bütün musibetzedelerin elîm zâyiatını bedelsiz hebâen-mensur gösterip, müdhiş bir ye'se atarlar. Hem büyük bir hatâ, hem büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hâdiseler, bir Hakîm-i Rahîm'in emriyle ehl-i îmânın fâni malını, sadaka hükmüne çevirip ibka etmektir. Ve küfran-ı ni’metten gelen günahlara keffarettir. Nasılki bir gün gelecek, şu musahhar zemin yüzünün zîneti olan âsâr-ı beşeriyyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp, çirkin bulur. Hâlık'ın emriyle, büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. ALLAH'ın emriyle ehl-i şirki Cehennem'e döker. Ehl-i şükre “Haydi, Cennet'e buyurun” der.

* * *

 

Ondördüncü Sözün Zeyli

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَآ وَاَخْرَجَتِ اْلاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَ قَالَ اْلاِنْسَانُ مَالَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحَى لَهَا الخ...

Şu sûre kat'iyyen ifade ediyor ki: Küre-i Arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bâzan da titriyor.

[Mânevî ve ehemmiyetli bir canibden, şimdiki zelzele münâsebetiyle altı-yedi cüz'î suale karşı, yine mânevî ihtar yardımıyla cevapları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç def'a niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmâlen kısacık yazılacak.]

        Birinci Sual: Bu zelzelenin maddî musibetinden daha elîm mânevî bir musibeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me'yusiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatını selbederek, dehşetli bir azab vermesi nedendir?

        Yine mânevî cevap: Şöyle denildi ki: Ramazan-ı Şerifin teravih vaktinde kemâl-i neş'e ve sürur ile sarhoşçasına gayet heveskârane şarkıları ve bâzan kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübârek merkez-i İslâmiyyetin her köşesinde câzibedârane işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.

        İkinci Sual: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor? Bu bîçare müslümanlara iniyor?

        Elcevab: Büyük hatâlar ve cinâyetler te'hir ile büyük merkezlerde; ve küçücük cinâyetler, tâcil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binâen, ehl-i küfrün cinâyetlerinin kısm-ı âzamı, Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşre te'hir edilerek ehl-i îmanın hatâları, kısmen bu dünyada cezası verilir.(Haşiye)

        Üçüncü Sual: Bâzı eşhasın hatâsından gelen bu musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?

        Elcevab: Umumî musibet, ekseriyetin hatâsından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zâlim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizâmen veya iltihaken taraftar olmasıyla mânen iştirâk eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.

        Dördüncü Sual: Mâdem bu zelzele musibeti, hatâların neticesi ve keffaret-üz-zünûbdur. Mâsumların ve hatâsızların o musibet içinde yanması nedendir? Adâletullah nasıl müsaade eder?

        Yine mânevî canibden elcevab: Bu mes'ele sırr-ı kadere taallûk ettiği için, Risâle-i Kader'e havale edip yalnız burada bu kadar denildi:

وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَآصَّةً yâni: “Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp mâsumları da yakar.”

Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydân-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif, iktizâ ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler, Â'lâ-yı İlliyyîne çıksınlar ve ebûcehiller, esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musîbetlerde sağlam kalsaydılar, Ebûcehiller aynen Ebubekirler gibi teslim olup, mücahede ile mânevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.

Mâdem mazlum, zâlim ile beraber musîbete düşmek, hikmet-i İlâhîce lâzım geliyor. Acaba o bîçâre mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?

Bu suale karşı cevaben denildi ki: O musibetteki gazab ve hiddet içinde onlara bir rahmet cilvesi var. Çünki o mâsumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup, bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nev'i şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab içinde bir rahmettir.

        Beşinci Sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatâlara hususî ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hal cemâl-i rahmetine ve şümûl-ü kudretine nasıl muvafık düşer?

        Elcevab: Kadîr-i Zülcelâl, herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde, birtek neticesi çirkin ve şer ve musîbet olsa da, sâir güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücûda gelmemek için, insâna karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men'edilse; o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terkedilir ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ birtek şer gelmesin gibi; gayet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat kusurdan münezzehtirler.

Mâdem bir kısım hatâlar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümûllü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette o cinâyetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde “Onları terbiye et” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adâlet tir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.

        Altıncı Sual: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbat-ı mâdeniyyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işaa edip, âdeta tesadüfî ve tabiî ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin mânevî esbabını ve neticelerini görmüyorlar, tâ ki intibaha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikatı var mıdır?

        Elcevab: Dalâletten başka hiçbir hakikatı yoktur. Çünki; her sene elli milyondan ziyâde münakkaş, muntâzam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâ'ın birtek nev'i olan, meselâ sinek tâifesinden hadsiz efradından birtek ferdin yüzer a'zâsından birtek uzvu olan kanadının kasd ve irade ve meşiet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercii ve hamisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef'al ve ahvâli, belki hiçbir şeyi, -cüz'î olsun küllî olsun- irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlâhî hâricinde olmaz. Fakat Kadîr-i Mutlak, hikmetinin muktezasıyla zâhir esbabı tasarrufâtına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bâzan da bir madeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi, mâdenî inkılâbât dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhî ile olur; başka olamaz. Meselâ: Bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip, bîçare maktûlün büsbütün hukukunu zayi' etmek; ne derece belâhet ve divâneliktir. Aynen öyle de: Kadîr-i Zülcelâl'in musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan Küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irâde ile iddihar edilen bir bombayı, ehl-i gaflet ve tuğyânı uyandırmak için, “ateşlendir” diye olan emr-i Rabbânîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamakatın en eşneidir.
            Altıncı Sualin Tetimmesi ve Hâşiyesi: Ehl-i dalâlet ve ilhad, mesleklerini muhâfaza ve ehl-i îmânın intibahlarına mukabele ve mümânâat etmek için, o derece garib bir temerrüd ve acîb bir hamakat gösteriyorlar ki, insânı insânîyyetten pişman eder. Meselâ: Bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümatlı isyânından, kâinat ve anâsır-ı külliyye kızdıklarından ve Hâlık-ı Arz ve Semâvat dahi, değil hususî bir rubûbiyyet, belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecelli ile kâinatın heyet-i mecmuasında ve rubûbiyyetin daire-i külliyyesinde nev'-i insânı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinat sultanını tanıttırmak için emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı nev'-i insânın yüzüne çarparak onunla Hikmetini, Kudretini, Adâletini, Kayyumiyyetini, İrâdesini ve Hâkimiyyetini pek zâhir bir sûrette gösterdiği halde; insân sûretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniyyeye ve terbiyye-i İlâhiyyeye karşı eblehane bir temerrüd ile mukabele edip diyorlar ki: “Tabiattır; bir mâdenin patlamasıdır, tesadüfîdir. Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika'da beş saat bütün makinaları durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın sûretini vermiş” diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar. Dalâletten gelen hadsiz bir cehâlet ve zındıkadan neş'et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle bilmiyorlar ki: Esbab yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihazâtını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir: “İşte bu ağaç bundan çıkmış” diye Sâniinin o çamdaki gösterdiği bin mu'cizâtı inkâr eder misillü bâzı zâhirî sebebleri irae eder. Hâlık'ın ihtiyar ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil-i Rubûbiyyetini hiçe indirir… Bâzan gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikata fennî bir nam takar. Gûya o nam ile mâhiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı.
İşte gel! Belâhet ve hamakatın nihayetsiz derecelerine bak ki: Yüz sahife ile târif edilse ve hikmetleri Beyân edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-ı meçhuleye bir nam takar; mâlûm bir şey gibi: “Bu budur” der. Meselâ: Güneşin bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır. Hem birer irade-i külliyye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyyet-i nev'iyyenin ünvanları bulunan ve “Âdetullah” namıyla yâdedilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hâdise-i rubûbiyyeti irca' eder. O irca ile, onun nisbetini irade-i ihtiyariyyeden keser; sonra tutar tesadüfe, tabiata havale eder. Ebûcehil'den ziyâde muzaaf bir echeliyyet gösterir. Bir neferin veya bir taburun zaferli harbini, bir nizâm ve kanun-u askeriyyeye isnad edip; kumandanından, pâdişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillü âsi bir divane olur. Hem meyvedâr bir ağacın bir çekirdekten icâdı gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından çok mu'cizâtlı bir usta, yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa; bir adam o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler, tabiî ve tesadüfî olarak bundan olmuş.” O ustanın hârika san'atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamakattır. Aynen öyle de...

        Yedinci Sual: Bu hâdise-i arziyye, bu memleketin ahâli-i İslâmiyyesine bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyâde ilişiyor?

        Elcevab: Bu hâdise, hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazanın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması; hem tahribatından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için, o zelzelenin devam etmesi gibi çok emârelerin delâletiyle bu hâdise ehl-i îmanı hedef edip, onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Bîçâre Erzincan gibi yerlerde daha ziyâde sarsmasının iki vechi var:

            Biri: Hatâları az olmak cihetiyle temizlemek için tâcil edildi.

            İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatlı îmân muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mâğlub olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimali var.

لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللَّهُ
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَآ اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

* * *
 
Logged

Gökten yağmur yağdıkça cihad tatlı ve hoştur. İnsanlar üzerine Kur'anı çokça okuyanların,
'Bu zaman cihad zamanı değildir'
dedikleri bir zaman gelecektir. Kim bu zamana ulaşırsa, bilin ki bu ne güzel cihad zamanıdır.
Dediler ki;
'Ya RasulALLAH bunu söyleyecek kimse var mı dır?'
Rasulullah (S.A.V) buyurdu ki;
'Evet bu kimse ALLAH'ın ,meleklerin ve bütün insanlığın lanetlediği kimsedir.'
[İmam Nevevi;Tagribul Tezhib,Şifa-i Essudur,Meşariul Eşvag ila Mesari El Uşşag]



Sponsor Bağlantı

Biz muhabbetullah platformu olarak dosya yükleme işlemleriniz için www.upload.gen.tr sitesini öneriyoruz
Logged
Robot Moderatör
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 16.840


View Profile
Re: Ondördüncü Söz
« Posted on: 20 Kasım 2008, 18:05:06 »

 
      uyari
Selamun Aleykum Ziyaretçi. Sitemize Hoş Geldiniz.. islami sitemizin içeriğinden daha iyi faydalanmak ve mesaj yazmak için üye olmanız gerekmektedir.. sitemizde islami içerik bulunmaktadır.. bulamadığınız herhangi bir konuyu bildirerek yardım alabilirsiniz.. Katkılarınızdan ve Desteklerinizden Ötürü Teşekkür Ederiz... Üye Olmak için Aşağıdaki "Üye Ol" Kısmını Tıklayabilirsiniz..

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Ondördüncü Söz oyunları, Ondördüncü Söz programı, Ondördüncü Söz oyunu indir, Ondördüncü Söz program yükle, Ondördüncü Söz download, Ondördüncü Söz hikayeleri, Ondördüncü Söz resimleri, Ondördüncü Söz haber, Ondördüncü Söz yükle, Ondördüncü Söz videosu, Ondördüncü Söz msn eklentisi, şarkı sözleri, dizisi
Logged
hejja
hejja
Yeni üye
*



Toplam Oyu: 0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 34


« Yanıtla #1 : 20 Haziran 2008, 23:25:24 »

Şerefle bitirilmesi gereken en asil görev hayattır,
Bir lokma ekmek için şererefini çiğnetmeye,
Bir anlık eğlence için servetini tüketmeye,
Bir zamanlık mevkii için el ayak öpmeye,
Günlük menfaatler için Onurunu terk etmeye,
Bir kısım insanlara kızıp
Tüm insanlara düşman olmaya değmez
BU HAYAT!!!...
[/font]
Logged
Sponsor Bağlantı

Biz muhabbetullah platformu olarak dosya yükleme işlemleriniz için www.upload.gen.tr sitesini öneriyoruz
Logged
Etiket: Sözler söz risale nur külliyatı nın tamamı 
Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Sözler / OnDördüncü Lem'a ' nın İkinci Makamı Risale-i Nur WwwMuhabbetullahCom 4 236 Son Mesaj 14 Mayıs 2007, 00:15:28
Gönderen: WwwMuhabbetullahCom
Ondördüncü Şua şualar 14.şua Şualar HawasHasan 5 176 Son Mesaj 27 Ekim 2007, 21:16:32
Gönderen: HawasHasan
Ondördüncü Lem'a lemalar 14. lema Lemalar HawasHasan 0 173 Son Mesaj 28 Ekim 2007, 12:29:36
Gönderen: HawasHasan
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Muhabbetullah.Com Bağlantılar
digital-camera-n-cameras.com | Mortgages | Internet Advertising | Mortgage | Loans
|Reklam| |Alıntı Koşulları| |Arşiv| |Arşiv2| |Wap| |Wap2| |imode| |XML| |Rss1| |Rss| |Tags| |Sitemap| |UrlList|

Diyet | Zayıflama Program Download kurye Forum diyet ilahiler zayıflama dizi izle ssk Gazeteler video izle Sohbet tv izle evden eve nakliyat evden eve nakliyat evden eve nakliyat Araba Yarışı oYuNLAR
Muhabbetullah.Com En iyi 1024x768 - 1280x1024 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.
Muhabbetullah.Com Bir Forum Sistemidir.ve siteye gönderilen tüm mesajlar onaydan geçmeksizin anında paylaşılmaktadır. Muhabbetullah.Com Yönetimi yazılan mesajlardan sorumlu değildir.
Yasalara aykırı bulduğunuz mesajları linkleriyle beraber HawasHasan[at]Gmail.Com adresine bildirebilirsiniz. Şikayetiniz en kısa sürede incelemeye alınacaktır.
For English Please let us know any illegal activity to HawasHasan[at]Gmail.Com

Selamun Aleykum
Sitemize Üye Olarak
Daha iyi Faydalanabilirsiniz.
Üye olmak için tiklayin