|
|
 |
« Yanıtla #1 : 01 Kasım 2007, 00:26:51 » |
|
 |
|
 |
 |
(Hâşiye) : Evet, eğer o intisab olsa; o çekirdek, kader-i İlâhîden bir emir alır, o hârika işlere mazhar olur. Eğer o intisab kesilse; o çekirdeğin hilkati, koca çam ağacının hilkatinden daha ziyade cihazat ve iktidar ve san'atı iktiza eder. Çünki, dağdaki kudret eseri olan mücessem çam ağacının, bütün âzaları ve cihazatiyle, o çekirdekteki kader eseri olan mânevi ağaçta mevcud bulunması lâzım gelir. Çünki, o koca ağacın fabrikası, o çekirdektir. İçindeki kaderî ağaç, kudretle hariçte tezahür eder, cismanî çam ağacı olur.
(Orjinal Sayfa:148)
E l h a s ı l: Vâcibü'l-Vücud'a her mevcudu vermek, vücub derecesinde bir suhûleti var. Ve tabiata îcad cihetinde vermek, imtina derecesinde müşkil ve hâric-i daire-i akliyedir.
Ü ç ü n c ü M u h a l: Bu muhâli izah edecek bazı risalelerde beyan edilen iki misal:
Birinci Misâl: Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiiş, hâlî bir sahrada kurulmuş, yapılmış bir saraya; gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış...Binler muntazam san'atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, "hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi, o sarayı müştemilâtiyle beraber yapmıştır." diye taharriye başlıyor. Hangi şey'e bakıyor..o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey bunları yapsın.
Sonra o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşyâ-yı âhere nisbeten, kavânin-i ilmiyenin bir unvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna, bu defteri münasebetdar gördüğünden, "İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş." diyerek..vahşetini; ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş...
İşte aynen bu misâl gibi: Hadsiz derecede misaldeki saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı mu'cizane hikmetle dolu şu saray-ı âlemin içine, inkâr-ı Ulûhiyyete giden "tabiiyyûn" fikrini taşıyan vahşî bir insan girer. Daire-i mümkinat hâricinde olan Zât-ı Vâcib'ül-Vücud'un eser-i san'atı olduğunu düşünmeyerek ve ondan i'raz ederek, dâire-i mümkinat içinde kader-i İlâhînin yazar bozar bir levhası hükmünde ve kudreti İlâhîyyenin kavânîn-i icraatına tebeddül ve tagayyür eden bir defteri olabilen ve pek yanlış ve hatâ olarak "tabiat" namı verilen bir mecmua-i kavânîn-i âdât-ı İlâhîyye ve bir fihriste-i San'at-ı Rabbâniyyeyi görür. Ve der ki:
"Mâdem bu eşya bir sebeb ister, hiçbir şey'in bu defter gibi münâsebeti görünmüyor. Çendan hiçbir cihetle akıl kabul etmez ki; gözsüz, şuursuz, kudretsiz bu defter, Rubûbiyyet-i Mutlakanın işi olan ve hadsiz bir kudreti iktiza eden îcadı yapamaz. Fakat mâdem Sâni-i Kadîmi kabul etmiyorum; öyle ise en münasibi, bu defter bunu yapmış ve yapar diyeceğim" der. Biz de deriz:
Ey ahmaku'l-humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak: Zerrattan, seyyârata kadar bütün mevcûdat, ayrı ayrı lisanlarla (O'nun) vücuduna şehadet ettikleri ve parmaklariy-
(Orjinal Sayfa:149)
le işaret ettikleri bir Sâni-i Zülcelâl'i gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkaş-ı Ezelî'nin cilvesini müşahede et, fermanına bak, Kur'anını dinle, o hezeyanlardan kurtul!...
İkinci misâl: Gayet vahşî bir adam, muhteşem bir kışla dairesine girer. Gayet muntazam bir ordunun umumî beraber tâlimlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle; bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur gider; bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşahede eder. Onun kaba, vahşî aklı, bir kumandanın, devletin nizamatiyle ve kanun-u padişahî ile kumandasını anlamayıp, inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbirine bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayalî ip, ne kadar hârikalı bir ip olduğunu düşünüp hayrette kalır.
Sonra gider..Ayasofya gibi gayet muazzam bir câmiye, Cuma gününde dahil olur. O cemaat-i müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde eder, oturduklarını müşahede eder. Mânevî ve semavî kanunlarının mecmuundan ibaret olan şeriatı ve şeriat sahibinin emirlerinden gelen mânevî düsturlarını anlamadığından, o cemaatin maddî iplerle bağlandığını ve o acib ipler onları esir edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşî, insan suretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider...
İşte aynı bu misal gibi: Sultân-ı Ezel ve Ebed'in, hadsiz cünûdunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve o Mâbûd-u Ezelî'nin muntazam bir mescidi olan şu kâinata; mahz-ı vahşet olan, inkârlı fikr-i tabiatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultân-ı Ezelî'nin hikmetinden gelen nizâmât-ı kâinatın mânevî kanunlarını, birer maddî madde tasavvur ederek; ve saltanat-ı Rubûbiyyetin kavânîn-i itibariyesi ve o Mâbûd-u Ezelînin şeriat-ı fıtriye-i kübrâsının, mânevî ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan, ahkâmlarını ve düsturlarını birer mevcud-u hâricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret-i İlâhîyyenin yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan o kanunları ikame etmek ve ellerine îcad vermek, sonra da onlara "tabiat" namını takmak ve yalnız bir cilve-i kudret-i Rabbâniyye olan kuvveti, kudret ve müstakil bir kadîr telâkki etmek; misâldeki vahşîden bin defa aşağı bir vahşettir!...
E l h a s ı l: Tabiiyyunların; mevhum ve hakikatsız, tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-i hâriciye sahibi ise; ancak bir san'at olabilir. Sâni olamaz. Bir nakıştır, Nakkaş olamaz. Ahkâmdır, Hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, Şâri, olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir, Hâlik olamaz. Münfail bir fıtrattır, Fâtır bir Fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir; Kadir olamaz. Mistardır, masdar olamaz...
E l h a s ı l: Mâdem mevcudat var. Mâdem Onaltıncı Nota'nın başında denildiği gibi: Mevcudun vücuduna, taksîm-i aklî ile dört yoldan başka yol tahayyül edilmez. O dört cihetten üçünün -herbirinin- üç zâhir muhal-
(Orjinal Sayfa:150)
ler ile butlânı, kat'i bir surette isbat edildi. Elbette bizzarure ve bilbedahe dördüncü yol olan vahdet yolu, kat'i bir surette isbat olunur. O dördüncü yol ise; başdaki اَفِى اللَّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ âyeti, şeksiz ve şüphesiz bedahet derecesinde Zât-ı Vâcibü'l-Vücud'un Ulûhiyyetini..ve herşey doğrudan doğruya dest-i kudretinden çıktığını..ve Semâvat ve Arz, kabza-ı tasarrufunda bulunduğunu gösteriyor..,
Ey esbabperest ve tabiata tapan bîçare adam! Mâdem herşey'in tabiatı, herşey gibi mahlûktur, çünki san'atlıdır ve yeni oluyor... Hem her müsebbeb gibi, zâhirî sebebi dahi masnû'dur. Ve mâdem her şey'in vücudu, pek çok cihazat ve âletlere muhtaçtır. O halde, o tabiatı îcad eden ve o sebebi halkeden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o Kadîr-i Mutlak'ın ne ihtiyacı var ki âciz vesâiti, Rubûbiyyetine ve îcadına teşrik etsin, Hâşâ! Belki doğrudan doğruya müsebbebi, sebeb ile beraber halkederek, cilve-i esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve tanzim ile zâhirî bir sebebiyet, bir mukarenet, vermekle eşyadaki zâhirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci' olmak için, esbab ve tabiatı dest-i kudretine perde etmiş; izzetini o suretle muhafaza etmiş.
Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın; sonra saati çarklarla tertip edip tanzim etsin, daha mı kolaydır, yoksa hârika bir makineyi, o çarklar içinde yapsın; sonra saatin yapılmasını o makinenin câmid ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır? Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi o insafsız aklınla sen söyle..sen hâkim ol! Veyahut bir kâtib; mürekkeb, kalem, kâğıdı getirdi. Onunla kendi bizzat o kitabı yazsa, daha mı kolaydır..yoksa; o kâğıd, mürekkeb, kalem içinde, o kitabdan daha san'atlı, daha zahmetli..yalnız o tek kitaba mahsus olarak bir yazı makinesi îcad etsin; sonra o şuursuz makineye: "Haydi sen yaz" desin de kendi karışmasın, daha mı kolaydır? Acaba yüz defa yazıdan daha müşkil değil midir?
E ğ e r d e s e n: Evet bir kitabı yazan makinenin îcâdı, o kitabdan yüz defa daha müşkildir. Fakat o makine, aynı kitabın bir çok nüshalarını yazmasına vasıta olmak cihetiyle, belki bir kolaylık var.
E l c e v a p: Nakkaş-ı Ezelî, hadsiz kudretiyle nihayetsiz cilve-i esmâsını, her vakit tazelendirmekle ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları ve hususî sîmâları öyle bir surette halketmiştir ki; hiç bir mektub-u Samedânî ve hiçbir kitab-ı Rabbânî, diğer kitabların aynı aynına olamıyor. Alâküllihal, ayrı mânaları ifade etmek için, ayrı bir simâsı bulunacak.
Eğer gözün varsa, insanın Sîmâsına bak, gör ki: Zaman-ı Âdemden şimdiye kadar, belki ebede kadar, bu küçük simâda, âzâ-yı esâside ittifak ile beraber herbir simâ, umum simâlara nisbeten, herbirisine karşı birer alâ-
(Orjinal Sayfa:151)
met-i fârikası var olduğu kat'iyen sâbittir. Bunun için herbir simâ, ayrı bir kitabdır. Yalnız san'atın tanzimi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertib ve te'lif ister. Ve maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve hem de vücuda lâzım olan herşey'i dercetmek için, bütün bütün başka bir tezgâh ister. Haydi, farz-ı muhal olarak tabiata bir matbaa nazariyle bakdık: Fakat bir matbaaya ait olan tanzim ve basmak, yâni muayyen intizamını kalıba sokmaktan başka; o tanzimin îcadından îcadları yüz derece daha müşkül bir zîhayatın cismindeki maddeleri, aktar-ı âlemden mîzan-ı mahsusla ve has bir intizamla îcad etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı îcad eden Kadîr-i Mutlak'ın kudret ve iradesine muhtaçdır. Demek bu matbaalık ihtimali ve farzı, bütün bütün mânasız bir hurafedir.
İşte bu saat ve kitab misâlleri gibi: Sâni-i Zülcelâl, Kadîr-i Küll-i Şey', esbabı halketmiş; müsebbebâtı da halkediyor. Hikmetiyle, müsebbebâtı esbaba bağlıyor. Kâinatın harekâtının tanzîmine dâir kavânîn-i âdetullahtan ibaret olan şeriat-ı fıtriye-î kübra-yı İlâhiyyenin bir cilvesini ve eşyadaki o cilvesine yalnız bir âyine ve bir ma'kes olan tabiat-ı eşyayı, iradesiyle tâyin etmiştir. Ve o tabîatın vücud-u hâricîye mazhar olan vechini, kudretiyle îcad etmiş ve eşyayı o tabiat üzerinde halketmiş birbirine mezcetmiş...Acaba gayet derecede mâkul ve hadsiz bürhanların neticesi olan bu hakikatın kabulü mü daha kolaydır...-acaba vücub derecesinde lâzım değil midir?- yoksa câmid, şuursuz, mahlûk, masnû, basit olan o sebep ve tabiat dediğimiz maddelere, herbir şey'in vücuduna lâzım olan hadsiz cihazat ve âlâtı verip hakîmane, basîrane olan işleri kendi kendilerine yaptırmak mı daha kolaydır? Acaba imtina, derecesinde, imkân haricinde değil midir? Senin, o insafsız aklının insafına havale ediyoruz.
Münkir ve tabiat-perest diyor ki: Mâdem beni insafa dâvet ediyorsun, ben de diyorum ki; şimdiye kadar yanlış gittiğimiz yol, hem yüz derece muhâl, hem gayet zararlı ve nihayet derecede çirkin bir meslek olduğunu itiraf ediyorum. Sabık tahkikatınızdan zerre miktar şuuru bulunan anlayacak ki; esbâba, tabiata îcad vermek mümteni'dir, muhaldir. Ve her şey'i doğrudan doğruya Vâcibü'l-Vücud'a vermek; vâcibdir, zarurîdir. Elhamdülillâhi alel-îman deyip îman ediyorum.
Yalnız bir şüphem var. Cenâb-ı Hakk'ın Hâlık olduğunu kabul ediyorum; fakat bazı cüz'i esbabın ehemmiyetsiz şeylerde îcada müdahaleleri ve bir parça medh ü sena kazanmaları, Saltanat-ı Rubûbiyyetine ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir mi?
E l c e v a p: Bazı Risalelerde gayet kat'i isbat ettiğimiz gibi; hâkimiyetin şe'ni müdahaleyi reddetmektir. Hattâ en ednâ bir hâkim, bir me'mur; daire-i hâkimiyetinde oğlunun müdahalesini kabul etmiyor. Hattâ hâkimiyetine müdahale tevehhümiyle, bazı dindar padişahlar, Halife oldukla-
(Orjinal Sayfa:152)
rı halde, mâsum evlâdlarını katletmeleri, bu "redd-i müdahale kanunu"nun hâkimiyette ne kadar esaslı hükmettiğini gösteriyor. Bir nahiyede iki müdürden tut, tâ bir memlekette iki padişaha kadar, hâkimiyetteki istiklâliyetin iktiza ettiği "men-i iştirâk kanunu" tarih-i beşerde çok acib herc ü merc ile kuvvetini göstermiş. Acaba âciz ve muavenete muhtaç insanlardaki âmiriyet ve hâkimiyetin bir gölgesi, bu derece müdahaleyi reddetmeyi ve başkasının müdahelesini men'etmeyi ve hâkimiyetinde iştirâk kabul etmemeyi ve makamında istiklâliyetini nihayet taassubla muhafazaya çalışmayı gör.. sonra, hâkimiyyet-i mutlaka, Rubûbiyyet derecesinde; ve âmiriyyet-i mutlaka, Ulûhiyyet derecesinde; ve istiklâliyyet-i mutlaka, Ehadiyyet derecesinde; ve istiğnâ-yı mutlak, Kadiriyyet-i mutlak derecesinde bir Zât-ı Zülcelâl'de, bu redd-i müdahale ve men-i iştirâk ve tard-ı şerik, ne derece o hâkimiyyetin zarurî bir lâzımı ve vâcib bir muktezası olduğunu kıyas edebilirsen et.
Amma ikinci şık şüphen ki: Bazı esbab, bazı cüz'iyatın bazı ubûdiyetlerine merci olsa, o Mâbud-u Mutlak olan Zât-ı Vâcibü'l Vücud'a müteveccih zerrattan seyyârata kadar mahlûkatın ubûdiyetlerinden ne noksan gelir?
E l c e v a p: Şu kâinatın Hâlik-ı Hakîm'i, kâinatı bir ağaç hükmünde halkedip, en mükemmel meyvesini zîşuur ve zîşuurun içinde en câmi' meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı ve semere-i hayatı olan şükür ve ibadeti; o Hâkim-i Mutlak ve Âmir-i Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinatı halkeden O Vâhid-i Ehad, bütün kâinatın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıd olarak, netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abes eder mi? Hâşâ ve kellâ...
Hem hikmetini ve Rubûbiyyetini inkâr ettirecek, bir tarzda mahlûkatın ibadetlerini başkalara vermeye rıza gösterir mi, hiç müsaade eder mi?
Hem hadsiz bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef'aliyle gösterdiği halde, en mükemmel mahlûkatının şükür ve minnettarlıklarını, tahabbüb ve ubûdiyetlerini başka esbaba vermekle, kendini unutturup, kâinattaki makasıd-ı âliyesini inkâr ettirir mi?
Ey tabiat-perestlikten vaz geçen arkadaş! Haydi sen söyle! O diyor: Elhamdülillâh, bu iki şüphem hallolmakla beraber, Vahdâniyyet-i İlâhiyyeye dair ve Mâbud-u Bilhak O olduğuna ve O'dan başkaları ibâdete lâyık olmadığına o kadar parlak ve kuvvetli iki delil gösterdin ki, onları inkâr etmek, Güneşi ve gündüzü inkâr etmek gibi bir mükâberedir.
(Orjinal Sayfa:153)
$
HÂTİME
Tabiat fikr-i küfrisini terkeden ve îmana gelen zât diyor ki: Elhamdülillâh, benim şüphelerim kalmadı; yalnız merakımı mûcib olan bir kaç sualim var.
B i r i n c i S u a l: Çok tenbellerden ve târik-üs-salâtlardan işitiyoruz, diyorlar ki:
Cenâb-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'anda çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terk edeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İ'tidalli ve istikametli ve adâletli olan ifade-i Kur'aniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'i hatâya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?
E l c e v a p: Evet, Cenâb-ı Hak, senin ibadetine, belki hiçbir şey'e muhtaç değil. Fakat sen, ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevi yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekîmin ona nâfi ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var bana böyle ısrar ediyorsun? Ne kadar mânasız olduğunu anlarsın.
Amma Kur'an'ın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise; nasılki bir padişah, raiyyetinin hukukunu muhafaza etmek için âdî bir adamın raiyyetinin hukukuna zarar veren bir hatâsına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de: İbadeti ve namazı terkeden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in raiyyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevî bir zulüm eder. Çünki: Mevcudatın kemalleri, Sânia müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedânî ve birer âyine-i Esmâ-i Rabbâniyye olan mevcudatı; âli makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder, kemâlâtını inkâr ve tecavüz eder.
Evet, herkes, kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenab-ı Hak, insanı kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın îtikâd-ı kalbîsine
(Orjinal Sayfa:154)
göre gösteriyor. Meselâ: Gayet me'yus ve matemli olarak ağlıyan bir insan mevcudatı ağlar ve me'yus suretinde görür..gayet sürurlu ve neş'eli, müjdeli ve kemal-i neş'esinden gülen bir adam, kâinatı neş'eli, güler gördüğü gibi, mütefekkirâne ve ciddî bir surette ibadet ve tesbih eden adam; mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir decere keşfeder ve görür..gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamiyle zıd ve muhalif ve hatâ bir surette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder.
Hem o târik-üs-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını, onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiyye ve meşîet-i Rabbâniyyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.
E l h a s ı l: İbadeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder. Nefs ise, Cenâb-ı Hakk'ın abdi ve memlûküdür. Hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasılki küfür mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemalâtını inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyyeye karşı bir tecavüz olduğundan dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur.
İşte bu istihkakı ve mezkûr hakikatı ifade etmek için, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan; mu'cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına, hakikat-ı belâğat olan mutabık-ı mukteza-yı hale mutabakat ediyor.
İ k i n c i S u a l: Tabiattan vaçgeçen ve îmana gelen zât diyor ki:
Her mevcud her cihette, her işinde ve her şey'inde ve her şe'ninde meşîet-i İlâhiyyeye ve kudret-i Rabbâniyyeye tâbi olması, çok azim bir hakikattır. Azameti cihetinde dar zihinlerimize sıkışmıyor. Halbuki gözümüzle gördüğümüz bu nihayet derecede mebzuliyyet, hem hilkat ve îcad-ı eşyadaki hadsiz suhulet, hem sâbık bürhanlarınızla tahakkuk eden vahdet yolundaki -îcad-ı eşyada- nihayet derecede kolaylık ve suhûlet, hem nass-ı Kur'an ile beyan edilen;
مَاخَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
وَمَآ اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ
gibi âyetlerin sarahatten gösterdikleri nihayet derecede kolaylık, o hakikat-ı azîmenin, en makbul ve en mâkul bir mes'ele olduğunu gösteriyorlar. Bu kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?
(Orjinal Sayfa:155)
E l c e v a p: Yirminci Mektub'un Onuncu Kelimesi olanوَهُوَ عَلَى كُلِّى شَىْءٍ قَدِيرٌ beyanında, o sır gayet vâzıh ve kat'i ve muknî bir tarzda beyan edilmiş...Hususan o mektubun zeylinde daha ziyade vuzuh ile isbat edilmiş ki: Bütün mevcudat, Sâni-i Vâhid'e isnad edildiği vakit, bir tek mevcud hükmünde kolaylaşır. Eğer Vâhid-i Ehad'e verilmezse bir tek mahlûkun îcadı, bütün mevcudat kadar müşkilleşir ve bir çekirdek, bir ağaç kadar suûbetli olur. Eğer Sâni-i hakikîsine verilse kâinat, bir ağaç gibi; ve ağaç, bir çekirdek gibi; ve Cennet, bir bahar gibi; ve bahar, bir çiçek gibi kolaylaşır; suhûlet peyda eder. Ve bilmüşahede görünen hadsiz mebzuliyet ve ucuzluğun ve her nev'in suhûletle kesret-i efradı bulunmasının ve kesret-i suhûlet ve sür'atle muntazam, san'atlı, kıymetli mevcudatın kolayca vücuda gelmesinin sırlarına medar olan ve hikmetlerini gösteren ve başka Risalelerde tafsilen beyan edilen yüzer delillerinden bir ikisine muhtasar bir işaret ederiz.
Meselâ: Nasılki yüz nefer, bir zâbitin idaresine verilse, bir neferin, yüz zâbitin idarelerine verilmesinden yüz derece daha kolay olduğu gibi, bir ordunun teçhizat-ı askeriyesi, bir merkez, bir kanun, bir fabrika ve bir padişahın emrine verildiği vakit, âdeta kemmiyeten bir neferin teçhizatı kadar kolaylaştığı gibi.. bir neferin teçhizat-ı askeriyesi, müteaddit merkezlere, müteaddit fabrikalara, müteaddit kumandanlara havalesi de, âdeta bir ordunun teçhizatı kadar kemmiyeten müşkilâtlı oluyor. Çünki, bir tek neferin teçhizatı için, bütün orduya lâzım olan fabrikaların bulunması gerektir.
Hem bir ağacın sırr-ı vahdet cihetiyle, bir kökde, bir merkezde, bir kanun ile mevadd-ı hayatiyesi verildiğinden; binler meyve veren o ağaç, bir meyve kadar suhûletli olduğu bilmüşahede görünür. Eğer vahdetten kesrete gidilse, herbir meyveye lâzım mevadd-ı hayatiye başka yerden verilse; herbir meyve, bir ağaç kadar müşkilât peyda eder. Belki ağacın bir enmuzeci ve fihristesi olan bir tek çekirdek dahi, o ağaç kadar suûbetli olur. Çünki bir ağacın hayatına lâzım olan bütün mevadd-ı hayatiye, bir tek çekirdek için de lâzım oluyor.
İşte bu misâller gibi, yüzler misâller var, gösteriyorlar ki: Vahdette, nihayet derecede suhûletle vücuda gelen binler mevcud, şirkte ve kesrette, bir tek mevcuddan daha ziyade kolay olur. Sair Risalelerde bu hakikat iki kere iki dört eder derecede isbat edildiğinden, onlara havale edip, burada yalnız bu suhûlet ve kolaylığın ilim ve Kader-i İlâhî ve Kudret-i Rabbâniyye nokta-i nazarında, gayet mühim bir sırrını beyan edeceğiz. Şöyle ki:
Sen bir mevcudsun. Eğer Kadir-i Ezelî'ye kendini versen; bir kibrit çakar gibi, hiçten, yoktan, bir emirle, hadsiz kudretiyle, seni bir anda halkeder. Eğer sen kendini ona vermezsen, belki esbâb-ı maddiyeye ve tabiata,
(Orjinal Sayfa:156)
isnad etsen; o vakit sen, kâinatın muntazam bir hülâsası, meyvesi ve küçük bir fihristesi ve listesi olduğundan; seni yapmak için, kâinatı ve anâsırı ince elek ile eleyip hassas ölçülerle aktâr-ı âlemden senin vücudundaki maddeleri toplamak lâzım gelir. Çünki, esbab-ı maddiye yalnız terkib eder, toplar. Kendilerinde bulunmıyanı, hiçten, yoktan yapamadıkları, bütün ehl-i akıl yanında musaddaktır. Öyle ise, küçük bir zîhayatın cismini aktâr-ı âlemden toplamaya mecbur olurlar.
İşte vahdette ve tevhidde ne kadar kolaylık ve şirkte ve dalâlette ne kadar müşkilât var olduğunu anla!
İkincisi : İlim noktasında hadsiz bir suhûlet vardır. Şöyle ki:
Kader, ilmin bir nev'idir ki, herşey'in mânevî ve mahsus kalıbı hükmünde bir miktar tâyin eder. Ve o mikdar-ı kaderî, o şey'in vücuduna bir plân, bir model hükmüne geçer. Kudret îcad ettiği vakit; gayet suhûletle, o kaderî mikdar üstünde îcad eder. Eğer o şey muhit ve hadsiz ve ezelî bir ilmin sahibi olan Kadîr-i Zülcelâl'e verilmezse; -sâbıkan geçtiği gibi- binler müşkilât değil, belki yüz muhâlât ortaya düşer. Çünki: O mikdar-ı kaderî ve mikdar-i ilmî olmazsa, binler hâricî ve maddî kalıplar, küçücük bir hayvanın cesedinde istîmal edilmek lâzım gelir.
İşte vahdette nihayetsiz kolaylık ve dalâlette ve şirkte hadsiz müşkilâtın bir sırrını anla;
وَمَآ اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ âyeti, ne kadar hakikatlı ve doğru ve yüksek bir hakikatı ifade ettiğini bil!.
Ü ç ü n c ü S u a l: Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedî diyor ki:
Şu zamanda çok ileri giden feylesoflar diyorlar ki: "Hiçten hiçbir şey îcad edilmiyor ve hiçbir şey idam edilmiyor; yalnız bir terkib, bir tahlildir ki, kâinat fabrikasını işlettiriyor."
E l c e v a p: Nur-u Kur'an ile mevcudata bakmayan feylesofların en ileri gidenleri bakmışlar ki; tabiat ve esbab vasıtasiyle bu mevcudatın teşekkülât ve vücudlarını -sâbıkan isbat ettiğimiz tarzda-imtina' derecesinde müşkilâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar.
Bir kısmı, Sofestâi olup, insanın hassası olan akıldan istifa ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, kâinatın vücudunu inkâr etmeyi, hattâ kendilerinin vücudlarını dahi inkâr etmesini, -dalâlet mesleğinde- esbab ve tabiatın îcad sahibi olmalarından daha ziyade kolay gördüklerinden, hem kendilerini, hem kâinatı inkâr edip, cehl-i mutlaka düşmüşler.
İkinci güruh bakmışlar ki: Dalâlette, esbab ve tabiat mûcid olmak naktasında, bir sinek ve bir çekirdeğin îcadı, hadsiz müşkilâtı var ve tavr-ı aklın haricinde bir iktidar iktiza ediyor. Onun için bilmecburiye îcadı inkâr
(Orjinal Sayfa:157)
ediyorlar, "yoktan var olmaz" diyorlar; ve îdamı da muhal görüyorlar, "var yok olmaz" hükmediyorlar. Yalnız, harekât-ı zerrat ile tesadüf rüzgârlariyle, bir terkib ve tahlil ve dağılmak ve toplanmak suretinde bir "vaziyet-i îtibariye" tahayyül ediyorlar...
İşte sen gel, ahmaklığın ve cehaletin en aşağısı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları gör; ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve echel yaptığını bil; ibret al!
Acaba her senede, dörtyüzbin envâı birden zemin yüzünde îcad eden ve semâvat ve arzı altı günde halkeden ve altı haftada, her baharda, kâinattan daha san'atlı, hikmetli zîhayat bir kâinatı inşa eden bir Kudret-i Ezeliyye, bir İlm-i Ezelînin dairesinde plânları ve mikdarları taayyün eden mevcudat-ı ilmiyeyi, göze göstermiyen bir ecza ile yazılan ve görünmeyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir ecza misillû, gayet kolay O mâdumat-ı hâriciye olan mevcudat-ı ilmiyeye vücud-u hârici vermeği o Kudret-i Ezeliyyeden uzak görmek ve îcadı inkâr etmek; evvelki güruh olan Sofestâilerden daha ziyade ahmakane ve cahilânedir. Bu bedbahtlar, âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz'-ü ihtiyariden başka ellerinde olmıyan Firavunlaşmış kendi nefisleri, hiçbir şey'i îdam ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi hiçten, yoktan îcad edemediklerinden ve güvendikleri esbab ve tabiatın ellerinden hiçten îcad gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar: "Yoktan var olmaz, var da yok olmaz" deyip, bu bâtıl ve hatâ düsturu, Kadîr-i Mutlak'a teşmil etmek istiyorlar.
Evet, Kadîr-i Zülcelâl'in iki tarzda îcadı var:
Biri: İhtira ve ibda' iledir. Yâni: Hiçten, yoktan vücud veriyor; ve ona lâzım her şey'i de hiçten îcad edip eline veriyor.
Diğeri : İnşâ ile, san'at iledir. Yâni; kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakik hikmetler için, kâinatın anâsırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor. Her emrine tâbi olan zerratları ve maddeleri, Rezzâkıyyet kanuniyle onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.
Evet Kadîr-i Mutlak'ın, iki tarzda hem ibda', hem inşa suretinde îcadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek; en kolay, en suhûletli, belki daimî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üçyüzbin envâ-i zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyât ve ahvallerini hiçten var eden bir kudrete karşı "yoğu var edemez!" diyen adam, yok olmalı!...
Tabiatı bırakan ve hakikata geçen zât diyor ki: Cenâb-ı Hakka zerrat adedince şükür ve hamd ve senâ ediyorum ki, kemâl-i îmanı kazandım, evham ve dalâletlerden kurtuldum; ve hiçbir şüphem de kalmadı. "Elhamdülillâhi alâ dîni'l-İslâm ve kemâli'l-îman."
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
* * *
|
|
 |
|
 |
|