|
|
|
Robot Moderatör
|
Selamun Aleykum Ziyaretçi. Sitemize Hoş Geldiniz.. islami sitemizin içeriğinden daha iyi faydalanmak ve mesaj yazmak için üye olmanız gerekmektedir.. sitemizde islami içerik bulunmaktadır.. bulamadığınız herhangi bir konuyu bildirerek yardım alabilirsiniz.. Katkılarınızdan ve Desteklerinizden Ötürü Teşekkür Ederiz... Üye Olmak için Aşağıdaki "Üye Ol" Kısmını Tıklayabilirsiniz..
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #61 : 20 Haziran 2008, 00:36:17 » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #64 : 21 Haziran 2008, 02:53:51 » |
|
 |
|
 |
 |
Biz Cenab-ı hakkın ahirette bize vereceği selahiyyetle,mahşer halkına şöle dürbünle bakacak;kimin bize bir merhabası,ilgisi,sevgisi,alakası,ALLAH yolunda bir hizmeti varsa hepsine şefaat edeceğiz.SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN(K.S) ŞEFAAT HAKTIR:Şefaat, birisinin işi için aracı olmak, hatır ve yetkisini kullanarak darda kalan kimseyi sıkıntıdan kurturmaktır.
Ahirette şefaat haktır. ALLAHu Teala, bütün nimet, yetki ve şereflerin sahibidir. Hüküm ve karar sahibi O‘dur. Cennet ve Cehennem O‘nun emrindedir. Ancak O [c.c] bazı kullarının şeref, itibar ve derecesini artırmak, katındaki yakınlık ve dostluğunu göstermek için kendilerine bazı yetkiler verir; görevler yükler, şeref bahşeder, işte şefaat da böyledir.
Şefaat ALLAHu Teala‘nın işine karışmak değildir. Şefaat izni ve yetkisi verilen bir kimseden şefaat istemek ALLAH‘a şirk koşmak değildir. Şefaat, ALLAHu Teala‘nın sevdiklerine bahşettiği bir şeref ve yetkidir. Şefaat, sevenlerin sevdikleri için aracı olup; naz makamında niyaz etmeleri, dostları adına göz yaşı dökmeleridir. Şefaat sevginin meyvesi, rahmetin esintisidir. Şefaat, ALLAHu Teala‘nın kullarına bir hediyesidir.
Meşhur hadiste belirtildiği gibi, mahşerde bütün insanlık sıkıntı içinde kıvranırken dertlerini ilahi huzurda dile getirecek, kendileri için ALLAH‘ın rahmetini isteyecek bir kimse ararlar. Önce, bütün insanlığın babası Hz. Adem Efendimize giderler. O bu büyük işi üstlenmez, başka bir peygambere gönderir. Hiçbir peygamber insanların adına söz söylemeye kendilerini layık görmezler, sonunda halkı ALLAH‘ın Habibi, yaratılmışların en faziletlisi Hz.Muhammed (s.a.v) Efendimize gönderirler. Halk gelir, kendisinden rica ederler, ağlayıp dertlerini dile getirirler ve : “Şu sıkıntıdan bizi kurtarması için Yüce ALLAH‘a sen yalvar!“ derler. O zaman ALLAH‘ın Habibi (s.a.v) Efendimiz alemlerin Rabbinin huzuruna çıkıp secdeye kapanır. Sonsuz azamet ve rahmet sahibi Yüce Mevla‘mız kendisine:
“Ey Muhammmed! Kaldır başını; ne diyorsan söyle, sözün dinlenecek; şefaat et, şefaatin kabul edilecek; iste istediğin verilecek“ diye hitap buyurur.(Buhari, No:4476; 6565; Müslim, No:193, Ahmed, Müsned, III, 116, 244.)
İşte bu “Makam-ı Muhmud“tur; en büyük şefaat yetkisidir. Hz. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz, diğer peygamberlere verilmeyen beş şeyden birisinin de kendisine verilen umumi şefaat yetkisi olduğunu beyan etmiştir.( Buhari, Saiat, 56. Bkz: Müslim, No: 521; Ahmed, Müsned, II, 411; ibnu Mace, No: 567; ibnu Hıbban, Sahih, No: 2313.) Ayrıca her peygamber, kabul edilecek duasını dünyada kullanmış iken; Hz. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz, bu hakkı ahirette müminlere şefaat için saklamış ve ALLAH‘a şirk koşmadan ölen herkesin bu şefaata ulaşacağını müjdelemiştir.( Tirmizi, No:2441; Ahmed, Müsned, VI, 23, 27; Hakim, Müsterdek, l, 67.)
Bu yetki ile umumi bir şefaat eder. Büyük günah sahipleri dahil, zerre kadar imanı olan herkes bu nimetten istifade eder. Çünkü Efendimiz (s.a.v):
“Benim şefaatim ümmetimin büyük günah sahipleri için olacaktır.“( Ebu Davud, No: 4739; Tirmizi, No: 2435; Ahmed, III, 213; Hakim, Müstedrek, l, 69, 160; ibnu Hıbban, No:2596.) buyurmuştur. Ondan sonra sırasıyla ALLAH‘ın şefaat izni verdiği peygamberler, melekler, alimler, salihler, şehidler ve izin verilen diğer kimseler mü‘minlere şefaat ederler; Cehennemi haketmiş mü‘minlerin affı için ALLAH‘a yalvarır, kurtuluşu için aracı olurlar. ALLAHu Teala da onların şefaatim kabul buyurur, şefaat edilen günahkarları affeder.( Bu konuda geniş bilgi için bkz: Acurri, eş-Şeriatu, 340-362.)
Şefaat sadece kafirler ve küfrü yayan zalimler için yoktur. Onlara dünyadaki amellerinin bir faydası olmadığı gibi, yakın dostlarının da bir faydası olmayacaktır.( A‘raf, 53; Ğafir, 18.) KURANIKERİM İLE ŞEFAATA BAKIŞ…..
A-
ALLAH elçileri veliler,şehitler ve ALLAHın hoşnut olduğu kulların şefaat edeceği belirlenen sürelerdeki ayetler
19-MERYEM: 87 - (O gün) Rahmân (olan ALLAH)'ın katında bir ahd almış olan kimseden başkaları şefaat etme hakkına sahip olamayacaklardır. 20-TAHA: 109 - O gün, Rahmân'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez. 34-SEBE': 23 - ALLAH'ın huzurunda şefaat da fayda vermez. Ancak izin verdiği kimseninki müstesna. Nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman "Rabbiniz ne buyurdu?" derler. (Şefaat sahipleri de): "Hakkı söyledi" derler. O, her şeyden yüksek ve büyüktür. 43-ZUHRUF: 86 - Onların ALLAH'ı bırakıp da tapdıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir
53-NECM: 26 - Göklerde nice melek var ki ALLAH'ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce onların şefaatları hiç bir işe yaramaz.
7-ARAF 53 - İlle onun te'vilini mi gözetiyorlar? Onun te'vili geldiği (verdiği haberler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler, yahut tekrar geri döndürülmemiz mümkün mü ki eski yaptıklarımızdan başkasını yapalım?" Onlar, kendilerini zarara soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden saptı, kaybolup gitti.
26-ŞUARA 100 - "Bak bizim için ne şefaatçiler var,"
B-Meleklerin şefaati
21-ENBİYA:
28 - ALLAH, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar, ALLAH'ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O'nun korkusundan titrerler.
C- ALLAH sadece kendisi şefaat edeceğini söylediği sürelerdeki ayetler.
6-EN'AM: 51 - Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur'an'la uyar. Onlar için ALLAH'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır. Gerekir ki ALLAH'tan korkarlar 39-ZÜMER:
43 - Yoksa ALLAH'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: "Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (böyle yapacaksınız)?" 44 - De ki: "Bütün şefaat ALLAH'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz." 36-YASİN: 23 - "Hiç ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer O Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar."
32-SECDE: 255 - ALLAH'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür. 32-secde 4 - ALLAH O'dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istivâ buyurmuştur (hakim olmuştur). Sizin için O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi! Artık düşünmeyecek misiniz? .
70 - Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Ve hiçbir kimsenin kazandığı şey yüzünden kendisini helake atmamasını, kendisi için ALLAH'tan başka hiç bir dost ve hiçbir şefaatçi bulunmadığını Kur'ân ile hatırlat. O, azaptan kurtulmak için bütün varını feda etse, kendisinden alınmaz. Onlar kazandıkları şey yüzünden helake uğratılmışlardır. Onlar için, inkâr ettiklerinden dolayı kaynar bir içecek ve can yakıcı bir azab vardır.
10-YUNUS: 3 - Rabbiniz o ALLAH'dır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva etti (onu hükmü altına aldı), işi tedbir eyliyor. O'nun izni olmaksızın hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan ALLAH budur. O'na ibadet ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız? 18 - ALLAH'ı bırakıyorlar da, kendilerine ne fayda, ne de zarar verebilecek olan şeylere tapıyorlar ve "Bunlar bizim ALLAH katında şefaatçilerimizdir." diyorlar. De ki, "Siz ALLAH'a göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" ALLAH onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir. 74-MÜDDESSİR: 48 - Artık onlara şefaatçilerin şefaatı fayda vermez.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #67 : 23 Haziran 2008, 23:46:42 » |
|
 |
|
 |
 |
VAHDET-İ VÜCUD NEDİR ? Vahdeti vücud bir tasavvuf terimidir ve onun felsefesi ALLAH'tan başka varlık olmadığına, mevcud olan tek varlığın ALLAH olduğuna, var gibi gözüken ne varsa ALLAH'ın parçaları olduğuna inanmaktır. Bu ina-nış tasavvufun amentüsünün ilk şartıdır. Bu felsefe-nin künhüne vakıf olan mutasavvıflar Lâ ilâhe illALLAH demeyi terk edip la mevcude illALLAH diyerek bu amentüyü ikrar ederler. ALLAH'tan başka mevcud, varlık olmadığına i-nanmayı gerektirecek ne bir ayet, ne bir hadis var-dır. ALLAH'ın isimlerinden bahsettiği, bütün varlıkları yok saymak, her nasılsa -inançlarına göre- varlık ol-mayan şeylerin yaşadığını ve öldüğünü söylemek, me-leklere iman ettim demek fakat onlar varlık değildir, ALLAH'ın parçalarıdır diyerek her parçayı ilah say-mak, cennete ve cehenneme iman ettim demek, sonra onların varlık olmadığını, ALLAH'ın parçaları olduğunu söylemek, önünde secde edilen putun bile ALLAH'ın bir parçası olduğu bu sebeple zahirde tapılan put olsa da aslında o secdenin ALLAH'a yapıldığı gibi saçma ve delilsiz zırvaları uyduranların asıl gayesi İslam dinini tahrif etmek ve müntesiplerini yoldan çıkarmaktır. İşte bu inanışa göre bir tasavvuf şeyhi ALLAH'ın bir parçası olduğu gibi yolda duran taş, ağaçtaki kuş, kovalanan kedi ve kovalayan kufuryok ve o köpeği vuran bir zabıta eri dahi (haşa) onlara göre ALLAH'ın parça-sıdır ve dolayısıyla onlara ALLAH demek doğru bir sözdür. İsmi tasavvufçular tarafından veliler listesi-ne alınan müşriklerin "Ben ALLAH'ım" demeleri ve benzeri sözleri sarfetmeleri bu sapık inanışlarından kaynaklanmaktadır. Bu sapkın söylem ve inanışlar üzerinde tevhid ehli olanlar için te'vil edecek yol aramaya ve hatta düşünmeye bile gerek yoktur. Çün-kü bir Müslüman kabul veya red etmek için Rasûlullah (sallALLAHu aleyhi ve sellem) in böyle bir şeyi öğretip öğretmediğine bakması yeterlidir. Hiç akletmezler ki durum onların dediği gibi olsa, inanan kimdir, inanılan kim ? Yaratan kimdir, yaratılan kim ? Hüküm koyan kimdir, mükellef kim, mükafat ve ceza veren kimdir, ödüllendirilen veya cezalandırılan kim ? Ateşe koyan kimdir, ateşte yanan kim ? İşte vahdeti vücut gibi bir zırvayı ortaya atan kafirler İslam ümmetini yüzyıllarca oyalayacak bir işi başarmışlar ve maalesef gözlerinden yaş gelesiye, karınları ağrıyasıya halimize gülmekteler. Birilerinin aslında küfür olduğunu bildikleri, fa-kat o bunu söylemişse bir hikmeti vardır kabilinden te'vil etmeye çalıştığı, bu cümleler nasıl söylenmişse kastedilen mana odur, çünkü inanç öyledir. Sizin tap-tığınız benim ayağımın altında diyen adam toprağı kastetmiştir, çünkü ona göre çiğnenen, işenen, o top-rak ALLAH'tır (haşa) . Böyle olunca birinin çıkıp ben ALLAH'ım demesi onlara göre gayet tabi bir durum-dur, sırf o değil onlara göre kafir biri dahi bu sözü söylese doğru söylemiş olur çünkü o da ALLAH'tan bir parçadır! Bu cümleleri vecde, aşka gelince, kendinden geçince söylemenin sebebi nedir derseniz, can pazarı bu kolay değil. Müslümanlar bu sözden pek hoşlan-mazlar ve insanın başına kötü şeyler gelebilir. Nite-kim tarih bu müşriklerin nasıl taşkınlık ettiğini ve nasıl öldürüldüklerini zaptetmiştir. ÜSTAZIMIZIN VAHDET-İ VÜCUDA KARŞI ETMİŞ OLDUGU NASİHAT
„Aşağıdaki cümleler tam Vahdet-i Vücutçu sözleridir.
• "Bir kimse Hakkı Hak'ta aynı hakla görürse o kimse ariftir." • "Bir kimse Hakkı hakta aynı hakla görürse o kimse ariftir." • "Bir kimse Hakkı Hak'ta aynı halkla görürse o kimse acizdir." • "Bir kimse Hakkı ne hakta ne halkta göremez de ölmesine, sonra ihya olunacağına intizar eder hakkı aynı hakla görürse o kimse gafildir." • "Bir kimse Hakkı halkta, halkı hakta görür, hukuk-u hakkı ve halkı eda etmekle iştigal eylerse o kimse kâmildir."
Bilinmelidir ki, ben bu cümlelerin manaları ve tasavvufî ifadeleri üzerinde durmayacağım, çünkü hem meşrebime muvafık değil, hem de bu mevzuyla meşgul hakikatte vakti boşa harcamaktır. Yalnız bu sözlerin menşei, zuhur mertebesi ve sebepleri hakkında izahatta bulunacağım. Bu da sizin ve bizim maksadımıza uygun düşecek, meselenin esaslarını tenvire hizmet edecektir.
Büyük muhakkıklar indinde Vahdet-i Vücud, ilmî, menşeî, sebebi ifrat-ı muhabbettir, sekirdir. İsim ve fenâ sıfatında fenâdır. Velayeti, velayet-i kalbiyye ve zılliyyedir. Ona velayet-i suğra da denir. Bu hal bu mertebede zuhur eder. Hakikat-i fenâyı temîn etmez. Cihet-i cezbede fena-yi zılli husule getirir. Tevhidi, tevhid-i efaldir. Fenası, fena-yı efaldir. Tecellisi, tecelli-i efaldir. Bu ahval ve kemâl ve tevhidin sahibi; velayet-i suğra mertebesinden velayet-i kübraya çıkamaz. Tevhid-i sıfat, tecelli-i sıfat ve fena-yı sıfata mazhar olamaz. Vahdet-i Vücud itikadında olanlar üç zümreye ayrılırlar:
1. Birinci Zümre: Ruhunu velayet-i suğraya çıkaranlardır. Bunlar şeriat-ı mutahhareye yapışıkdırlar. Fakat ictihatlarında hakikate isabet edememişlerdir. İsabet etmemelerine sebep muhabbet-i Hak olduğu için hata eden müctehid hükmündedirler. Velayet-i suğra erbabındandırlar. Muhabbette fena ve sekirleri kendilerini mazur kılacaktır. Mevla'nın lutfuna nail olacaklardır.
2. İkinci Zümre: Bu zümre Vahdet-i Vücud, ulum ve maarifi ile çok meşgul olarak meşreb-i tevhid-i vücudiyi kendilerine mal edenlerdir ki, bunların ruhları mertebe-i zılliyete çıkmamış, velayet-i suğraya dahil olmamıştır. Bunlar; ömürlerini laklaka ile geçirip ruhlarını tasfiye, nefislerini tezkiyeden mahrum eylerler. Bu dava ile bu dünyadan "Kel en'am" olarak göçüp giderler.
3. Üçüncü Zümre: Bu zümre ne birinci ne de ikinci zümrenin ahval ve efaliyle muttasıf değildir. Bunlar kendi nefis ve hevâlarına göre tevil ve te'sir ederek işi, Vahdet-i Vücud derecesine çıkarırlar. Bu suretle kendilerini teklifat-ı rabbanî haricine çıkararak ibâhat, ilhâd ve zındıkiyyet derecelerine yuvarlanırlar. Mevla'nın emirlerine yapışıp nehiylerinden kaçınmazlar. Bir taraftan her haltı yaparlar, diğer taraftan (kendilerini) zümre-i havastan ve irfandan gösterirler. Bunlar birer cani, birer katil, birer kutta-i tarîk-i hak ve hidayet yolunun yol kesenidirler. ALLAH şerlerinden ümmet-i Muhammed'i muhafaza etsin...“
• „Ey İslâm Cemaatı! Biz hayatta olduğumuz halde, Vahdet-i Vücud'a gidilebileceğini mi zannediyorsunuz? Böyle bir zanna kapılmayınız, çünkü biz hayattayız.“
• „Size ta'lim edilen Hak yolundan ayrılmayın. Vahdet-i Vücud ve sair nuru sönmüş tarîklere aslâ rağbet etmeyin."SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN(K.S)
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #70 : 25 Haziran 2008, 18:40:30 » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #71 : 27 Haziran 2008, 00:28:29 » |
|
 |
|
 |
 |
Hazretimiz zamanında Fatih'te bir kıraathane varmış. Buraya ekseriya yaşlı ve emekli olanlar gelirmiş. O zaman Hazretimiz de Şehzadebaşı'nda oturuyormuş. Hazretimiz o kıraathaneye gelir orada bulunanlara vaazu nasihat eder, dini bilgiler verir, onları Ahidayete davet edermiş. O kıraathaneye bir de yüzbaşı gelirmiş. Hazretimiz kendisinin sahibi zaman ve mürsidi olduğunu izah edermiş. Yine bir kış günü hava çok soğuk. Yüzbaşı diyor ki "eğer hakiki mürsid ise soğuk demez bugün de gelir" diye düşünür ve kıraathaneye gelir. Bir de bakar ki Efendi Hazretleri çoktan gelmişler ve sohbet ediyorlar. O günden sonra Efendi Hazretlerinin sohbetlerini daha dikkatli dinliyor. Yine bir gün gece saat 11-12 olmus kıraathanenin kapanma saati gelmiş. Kıraathanede 6-7 kişi kalmış. Yüzbaşı Hazretimizin kalkmasını bekliyor. Nihayet Efendi Hazretleri kalkıyor. Hava çok soğuk kar ve tipi var. Rüzgar öyle sert esiyor ki insanın sokak aralarında bile yürümesi mümkün değil. Yüzbaşı böyle düsünüyor "Hocaefendi şimdi bu havada evine gidemez. Ben onu evine birakayım". Bu fikrini Efendi Hazretlerine söylüyor. Efendi Hazretleri "hayır evladım ben giderim" buyuruyor. Yüzbaşı ısrar ediyor. Efendi Hazretleri kabul etmiyor. Buna rağmen Efendi Hazretlerini arkasından takip ediyor. Bir süre takip ediyor, bir de bakiyor ki Efendi Hazretleri evine değil tam ters istikametteki Edirnekapı'ya dogru gidiyor. Yüzbasının merakı artıyor. "Bu saatte bu tipide Hocaefendi nereye gidiyor" diye düşünüyor. Hazretimiz Edirnekapı'dan çıkıyor ve ilerideki mezarlığa doğru ilerliyor. Yüzbaşı "eyvah hoca mahvoldu" diyor. O zamanlar surların dibinde hiçbir bina yokmuş. Her taraf boş arazi. O karda kışta binaların arasında yürümek mümkün değilken O boş arazide ilerliyor. Ama bakıyor ki Hz. Üstazimiz o ihtiyar haliyle hiç etkilenmeden sakin sakin yoluna devam ediyor ve ilerideki mezarlığa gidiyor. Yüzbaşı da arkasından mezarlığa kadar geliyor Böyle mezarlıktan bir bakıyor bir de ne görsün: Sarıklı sarıklı bir sürü zat toplanmış bekliyorlar. Bir kişilik boş yer var. Hazretimiz gidiyor ve boş yeri dolduruyor ve dünyada olup bitenleri görüsmeye başlıyorlar. O günlerde Hitler başkanlığında Almanya büyük ve güçlü bir orduyla önüne gelen her devleti mağlup etmiş, yakmış, yıkmış ve perişan bir şekilde kendi topraklarına katarak ingiltere'ye kadar gelmişti. Ingiltere ile Fransa işbirliği yaparak ingiltere kıyılarına büyük bir kanal kazmış, mayınlar döşemiş ve iki devlet de bütün askeri gücünü oraya toplamıştı. Bütün dünya "Almanya bu engeli aşamaz" diyordu. Amma Hitler büyük bir savaş taktiği uyguluyor. O günün şartlarında beşyüz veya binbeşyüz tane savaş uçağını aynı anda havalandırarak o geçilmez denen engeli bertaraf edip ordularını İngiltere'ye sokup İngiltere'nin Normandiya kıyılarına kadar geliyordu. Asıl hedef ise Rusya idi. Hz. Üstazımız sık sık Trakya'da bir ağacın altında evrad-ı ezkar okur üflermiş. Abilerimize "evladım Almanya Türkiye'ye giremeyecek zira Türkiye'yi maneviyatla doldurduk" buyurmuşlar. Hakikaten Almanya Rusya'ya saldırmak için en kısa ve en iyi yol olan Türkiye'ye girmemiş. Karadeniz'in etrafına dolanmak istemiştir. İsterse Trakya'yı yerle bir eder, hem karadan hem denizden Türkiye üzerinden Rusya'ya saldırabilirdi. Bu hadise Türkiye'nin ve başındakilerin iyi bir siyaset yaptığı zannedilmiştir. Bu o günün şartlarında mümkün olmasa gerektir. Bütün dünya artık Almanya'nın durdurulamayacağına inanıyordu. İşte bu toplantıda Almanya'nın mağlup olup geri çekilmesi kararına bağlanıyordu. Bütün bunlara yüzbaşı şahid oluyordu. Toplantı bitiyor. Hz. Üstazımız Şehzadebaşı'na dönüyor. Yüzbaşı da kendine göre gizlice oraya kadar takip ediyor. Üstazımız orada arkasına dönüyor "ey yüzbaşı sen bize refakatçi olduğun için paşa olacaksın" diyor. Daha sonra o yüzbaşı paşa oluyor. Tabi bunun Hz. Üstazımızın duasıyla olduğunu anlıyor. Ve yüzbaşı "bu dünyayı ne Almanya ne de başkaları idare eder. Bu dünyayı ancak ALLAH'ın sevgili kulları idare eder" diyor. Ve ertesi günü Almanya ordusu bir telsiz hatası ile geri çekilmek durumunda kalıyor. Alman ordusu için Normadiya kıyıları büyük önem taşıyordu. Zira gelen İngiliz saldırıları oradan geliyordu. İngilizler o kıyılara çıkarma yaparsa Alman ordusunu geriye püskürtebilirdi. Ve bu doğrultudaki Alman haber merkezindeki telsizlerin sesini taklit ederek bütün Alman birliklerine İngiliz birliklerinin başka bir yönden saldıracağı söylenmiş. Alman birliklerini başka yere kaydırıp Normandiya kıyılarına çıkarma yapmayı başardılar. Ve Alman birliklerini geriye püskürttüler. Almanların bu günden gerilemesi hızla devam etti. Cenab-ı Hakk Hitler ve onun Almanyasına bu kadar gücü ve kuvveti verip bütün Avrupa'yı ve diğer ülkeleri yerlebir ettirmekle ecdadımız Osmanlı Devletinin düşmanlarına, onu içten ve dıştan çökertip parçalayanlara cezalarını veriyordu. Hitler böyle büyük başarılar elde edince haddini aşmış çok ileriye gitmişti. Koyu bir Yahudi düşmanı idi. Yahudileri canlı canlı yakıyor, diri diri kaynar sulara atıyor, yanan fırınlarda diri diri yakıyorlardı. Yahudiler her ne kadar din düşmanı ALLAH düşmanı da olsalar Cenab-ı Hakk buna razı değildi. Cenab-ı Hakk kendine düşman da olsa kullarının bu şekilde kendisinin Ahirette vereceği cezalarla yine kendi kulu tarafından böyle acımasızca eza ve cefa vermesine razı olmuyordu. ALLAH-ü Alem o gece Almanların aleyhine karar alınmasının yüzlerce hikmetinden biri de bu olmalıydı. Cenab-ı Hakkın rahmeti o kadar genişti ki kendisine düşman olana bile merhamet ediyordu. Yüzbaşı o gece gördüklerini görev yaptığı yerde generaline söylüyor. "Almanlar gerileyecek" diyor. O general de "hiç öyle şey olurmu. Sen rüyada görmüşsündür diyor. Almanların bu kadar ilerledikten sonra gerilemesi mümkün mü" diyor. O yüzbaşıya inanmıyor. Tabi bu arada Türk genelkurmayı da savaşı yakından takip ediyor. Değerlendirmeler yapıyor. O günü istihbarat ve haberleşme şartları ile bir hafta sonra Almanların gerilemeye başladığı haberi geliyordu. Mesajlardaki tarihler ise yüzbaşının anlattığı tarihi gösteriyordu. Tabi General hayret ediyor. Yüzbaşıyı çağırıp o geceki hadiseyi tekrar anlattırıyor.CENAB-I ALLLAH VELİ KULLARININ ŞEFAATLERİNE CÜMLEMİZİ NASİL EYLESİN.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
|