“Hikmetin başı Allah korkusudur.” Hà if, ÅŸeytandan daha ziyade nefsinden korkandır. Davud Aleyhisselâm’ı insanlar hasta diye ziyaret ederlerdi. Halbuki, Allah korkusundan ve ondan hayâsından dolayı hasta gibi olur, herkes de onu hasta zannederdi.
Ağlayıp gözlerinin yaşını silene hà if denmez, asıl hà if azab olunmak korkusundan kötülükleri terk edendir.
Hà if, ancak Allah’tan korkana denir. Havf ile recâ, erkek ile kadın gibidir. Hakîkat-ı iman bundan doÄŸar. Korkudan, rahmet, ilim ve rızâ hasıl olur. İmanın kemâli ilimle, ilmin kemâli ise Allah korkusuyladır. İlim, imanı kazandırır, korku da, ma’rifet-i ilâhiyeyi. Muhabbet ÅŸerbetini ancak Allah’tan korkanlar içebilir.
“Allah’tan korkar mısın?” sualine susmak lhazımdır. Çünkü, “Hayır!” desen, küfre gidersin; “evet!” dersen, yalan söylemiÅŸ olursun. Zîrâ sıfatlarımız, Allah’tan korkanların sıfatlarına benzememektedir.
Allah’tan korkanların ulemâ-i billâh olduklarını ve bu korkunun kalbdeki bütün kötü ahlâkları yakıp, beden ve cevâriha sirayet ettiÄŸini ve bu suretle de bütün maâsîlerden uzaklaşıp, tâat-ı ilâhiye ile meÅŸgul oldukları bir gerçektir. Çünkü bir ÅŸeyden korkanın ondan kaçtığı gibi, Allah’tan korkanların da günahlardan kaçması tabii bir ÅŸeydir. Zîrâ, bütün kötülüklerin bir zehir olduÄŸunu bilir de, onlardan uzak kalır. Bütün a’zay-i cevarih, huzu’ ve huÅŸu’ içerisinde evamir-i ilâhiyeye teslim olurlar.
Murakabe, muhasebe, mücâhede, hep Allah korkusundaki kuvvete baÄŸlıdır. Allah’tan korkanın kuvveti, kulun Cenâb-ı Hakk’ın celâl ve azametine ma’rifeti nisbetindedir.
Korkunun en küçük derecesi, mahzurattan kendisini men etmesidir. Hattâ, iÅŸlenmesinde mahzur olmayan ÅŸeyleri terk etmesi dahi, kendisinin korkusundaki sıdkına delildir. Onun için, bu gibi zevat dünyanın hiç bir ÅŸeyine iltifat etmezler ve ellerindeki mal ve mülkü ve hattâ nefeslerinden hiç bir nefesi bile Allah-u Teà lâ’nın razı olmayacağı bir yere harcamazlar. Bu korkudaki sıdkları sebebiyle sahib-i iffet olup, ÅŸehvetlerinin arzularına tâbî olmazlar.
Bu korku, ahirette insanın saadet-i uzmâsıdır. Kul için en büyük saadet de Mevlâsına mülâkî oluÅŸudur. Halbuki, bu saadete ulaÅŸmak, ancak Hakk’ın muhabbetini kazanmakla olur. Bu muhabbet de, ma’rifet-i ilâhiye ile hasıl olur. Ma’rifet-i ilâhiye ise, ancak devamlı bir tefekkür ve zikrullah ile hasıl olur. Buna nâiliyet ise, ancak dünya muhabbetinin kalbden çıkmasıyla olur. Bu da ancak dünya lezzet ve ÅŸehvetlerini terk ile mümkündür. Bunun için de, ancak ÅŸehvetleri yıkıcı hakîkî bir korku lâzımdır. Bu korku, öyle bir fezà ili cami’dir ki, iffeti, takvâyı, vera’ı, mücahedeyi ve Allah-u Celle ve A’lâ’ya sevgili olan amelleri yapmasına ve Cenâb-ı Hakk’a tekarrübe vesîle olur.
Hidayet ve rahmet-i ilâhiye, Hak’tan korkanlar için olduÄŸu gibi, Allah-u Teà lâ’nın kullarından ve kullarının da Allah-u Teà lâ’dan razı olmaları, bu korkuya baÄŸlıdır. Hak’tan korkanlar, Refikul-A’lâda peygamberlere arkadaÅŸ olurlar. Refikul-A’lâ en büyük makamdır ki, Resul-ü Ekrem SAS Efendimiz ölüm hastalığında iken, dünyada kalmakla, ahirete göçmek hususunda muhayyer bırakıldıkları zaman, bu makamı istemiÅŸlerdi.
“Allah-u Teà lâ’nın indinde, sizin en ekreminiz müttakîlerinizdir.” buyrulmuÅŸtur. (Hucürât: 13)
Onun için hiç bir mü’minden Hak korkusunun ayrılması tasavvur olunamaz. Hak korkusunun za’fiyeti, iman ve ma’rifet-i ilâhiye zayıflığından ileri gelir. Hakîkî korkucular cennât-ı âliyata hesapsız dahil olurlar.
Bu sebebledir ki, Rasûl-ü Ekrem SAS Efendimiz, İbn-i Mes’ud RA’a:
“–Benden sonra bana mülâkî olmayı istiyorsan, Allah’tan korkmayı çoÄŸalt, kuvvetlendir! Allah korkusu, insanları hayırlara sevk eder. Zikrullah da yine Allah korkusu olanlarda bulunur. Bunlara iki cennet va’d olunmuÅŸtur. Allah’tan gayrisinden korkanı ise, Allah her ÅŸeyden korkutur. Allah’tan çok korkmak, aklın kemâline alâmettir.” buyurmuÅŸlardır.
Yahyâ ibn-i Muaz (Rh.A) buyurmuş ki:
“–AdemoÄŸlu fakirlikten korktuÄŸu gibi ahiret ateÅŸinden de korksaydı, şüphesiz cennete girerdi.”
Zünnûn-u Mısri KS Hazretleri de:
“–Allah’tan korkanın kalbi erir ve Allah’a muhabbeti artar. Saadetin alâmeti ÅŸekà vetten korkmaktır.” buyurmuÅŸlardır.
Çünkü korku, Allah ile kul arasında bir râbıtadır. Korkunun yokluğu ile o vasıta ortadan kalkar ve kişi helâke gider. Kıyamet gününde halkın emniyette olanlarının, bugünkü korku sahipleri olacakları da bildirilmiştir.
Sehl ibn-i Abdullah RA Hazretleri:
“–Helal lokma yemeyenlerin içlerinde Allah korkusu bulunmaz.” demiÅŸtir.
Süleymân-ı Dârânî KS Hazretleri de, korkudan à rî olan kalblerin harab olacaklarını beyan etmiştir.
Hazret-i AiÅŸe RA Validemiz, Rasûlüllah SAS Efendimiz’e sormuÅŸlar ki:
“–Allah-u Teà lâ’nın verdiklerini tasadduk edenlerin kalblerindeki korku nedendir? Bu adam hırsızlık mı yaptı, yoksa zina mı iÅŸledi?”
Efendimiz SAS Hazretleri buyurmuÅŸlar ki:
“–Hayır, ne zina ve ne de hırsızlık yapmıştır. Belki bu adam, oruç tutar, namaz kılar ve tasadduk da eder. Bununla beraber kabul olunamamak korkusu içerisindedir. Hiçbir kul yoktur ki, Allah korkusundan dolayı gözlerinden bir damla yaÅŸ çıkarsa, onun yüzüne cehennemin ateÅŸi deÄŸmeyecektir. Ve yine mü’minin kalbinin Allah korkusundan titremesi ile, yaprağı kuruyan aÄŸaçların yapraklarının döküldüğü gibi, onun da günahları dökülür.”
Bu suretle Allah korkusundan dolayı aÄŸlayan gözlerin sahibi kimselerin cehennem’e girmeyeceÄŸi de bildirilmiÅŸtir.
Ukbe ibn-i Âmir’e:
“–Necat ne ile mümkündür?” diye sormuÅŸlar.
Cevâben:
“–Dilini tut, evinde otur, yâni fitnelere karışma ve hatalarına aÄŸla!” demiÅŸtir.
Hazret-i AiÅŸe Validemizin:
“–Yâ Resulallah, ümmetinden cennete hesabsız girecekler var mıdır?” sualine cevaben Efendimiz SAS:
“–Evet, günahlarını hatırlayıp aÄŸlayanlardır.” buyurmuÅŸlardır.
Allah-u Teà lâ Hazretleri’ne en sevgili damlalar, fi sebilillah ÅŸehidlerin kanları ile, Allah korkusundan aÄŸlayanların göz yaÅŸlarıdır.
Kıyamet gününde, ArÅŸ’ın gölgesinden baÅŸka hiçbir gölgeliÄŸin bulunmadığı zamanda, ancak Allah korkusundan göz yaÅŸları akıtanlarla, gizli olarak Allah’ı zikr edenler, ArÅŸ’ın gölgesinde gölgeleneceklerdir. Yâni, ancak onlar istirahat-ı kâmile sahibidirler.
Ebu Bekrini’s-Sıddık RA Hazretleri de:
“–AÄŸlamaya gücün yeterse aÄŸla! AÄŸlayamazsan, aÄŸlar gibi hüzünlü ol!” buyurmuÅŸlardır.
Bazı büyükler aÄŸladıkları vakitte, göz yaÅŸları ile yüzlerini mesh ederler ve “Göz yaÅŸlarının deÄŸdiÄŸi yerlere cehennem ateÅŸi deÄŸmeyecektir.” derlermiÅŸ.
Ka’bül-Ahbar (Rh.A) Allah-u Teà lâ’ya kasem ederek, buyurur ki:
“–Allah korkusundan dolayı gözlerinden yaÅŸların akması, bana, bir daÄŸ altının tasaddukundan sevgilidir.”
Abdullah ibni Ömer RA:
“–Allah korkusundan dolayı gözlerimden bir damla yaşın damlaması, bana bin dinar tasadduk etmekten sevgilidir.” buyurmuÅŸtur.
Allah korkusu insanları güzel amellere sevk etmekle beraber, ÅŸehevânî ve nefsânî meyillerden ve dünyaya bel baÄŸlamaktan uzaklaÅŸtırır. Onun için kula lâyık olan, Cenâb-ı Hakk’a korku, recâ ve muhabbet üzerine ibadetine devam etmektir ki, bunlara hakîkî muvahhid derler. Zîrâ Cenâb-ı Hak, Davud Aleyhisselâm’a:
“–Beni kullarıma sevdir!” diye vahy etmiÅŸ.
O da:
“–Nasıl sevdireyim?” deyince;
“–Benim nîmetlerimi, ihsanlarımı onlara hatırlat!” buyurmuÅŸtur.
Çünkü, saadetin en büyüğü onu bilmekle olur. Onu bilmek de, dünyayı kalbden çıkarmakla olur.
Efendimiz SAS Hazretleri de, Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvarmışlar:
(Allà hümmerzuknî hubbeke, ve hubbe men ehabbeke, ve hubbe mâ yukarribünî ilâ hubbike, vec’al hubbeke ehabbe ileyye minel-mâil-bârid.)
Mânâsı; “Ya Rab, beni seni sevmekle ve seni seveni (dostlarını) sevmekle ve beni senin sevgine yaklaÅŸtıracak ÅŸeylerle (amellerle) rızıklandır ve senin muhabbetini bana soÄŸuk sudan daha sevgili kıl!” demektir.
a. Korku Nasıl Elde Edilir?
Korku, imanın kuvveti ve yakînin kendisinde zuhur etmesidir. Allah-u Teà lâ’ya, kıyamet gününe, cennet ve cehennem’e, hesab ve teraziye, kabir azabına yakînen inanmakla beraber, günahı mucib hareketlerden nefsine hakim olmak ve cennete lâyık olmak için de, ibadet ve tâatte dâim olmak gerektir.
Hazret-i Ali KV Efendimiz:
“–Cennete müştâk olanlar, ÅŸehvetlerinden uzaklaşırlar. Cehennemden korkanlar da, haramlardan kaçarlar.” buyurmuÅŸtur.
Bunun için insana düşen, dâimî surette nefsiyle mücâhede ile, zikrullah ve tefekküre devam ederek Hakk’a olan ma’rifetini kemâle ulaÅŸtırması lâzımdır. Ma’rifetten sonraki makam ancak muhabbet makamıdır. Mahbûbunun iÅŸlerine razı olmak ve ona itimad edip tevekkül etmek de muhabbetin icabındandır. Bunun da iki yolu vardır. Meselâ, bir çocuk odasında otururken bir yılan gelse, çocuk ondan korkmaz. Belki onunla oynamak ister, hattâ elini ona uzatır. Lâkin onun yanında babası varsa yılan görünce kaçar. Çocuk da, babasının kaçışından korkarak o da kaçar. ÇocuÄŸa korku ancak, o zaman gelir. Babanın korkusu yılanın zehirli ve öldürücü olduÄŸunu bilmesiyledir. ÇocuÄŸun korkusu ise, babasını taklid iledir. Babasına olan itimadından dolayı, o da korkmuÅŸtur.
Cenâb-ı Hakk’ın azabından hakkıyle korkmak, ulemâ-i billah ve erbâb-ı kulûb olan kimselere mahsustur. Cehennemden korkmak ve Hak’tan ayrılmak korkusu ise, à rif-i billâh için bahis konusu ise de, diÄŸerlerinin korkuları taklid iledir; çocuÄŸunki gibi. Çocuk kemâle geldiÄŸi vakit, nasıl bizzarûre korkarsa, bilerek korkar. İşte halk da ibadet ve tâate devam ve isyanlardan uzun müddet uzak kalarak, ma’rifet-i ilâhiye zirvelerine yükselirse, o da kemâle gelen çocuk gibi bizzarûre korkar. Yırtıcı hayvanlardan korkmak, onların gaddar pençesine düşmek tehlikesinden korunmak, idrakten ileri gelir.
Bir kimse, Allah’ın hudutsuz kudretini ve kahhâr sıfatını ve istediÄŸini yapmakta muhtar ve kà dir olduÄŸunu bilince, bizzarûre o da Allah’tan korkacaktır. Hà lik-ı Zülcelâl’e ma’rifeti kemâle erince, ne hayvandan ne de sâir korkunç ÅŸeylerden korkar. Zîrâ bilir ki, her ÅŸey Allah-u Teà lâ’nın emrine müsahhardır. Asıl korkulması lâzım olan, bunların yaratıcısı olan ve bunlara o kuvveti veren, Halik-ı Zülcelâl’den korkmanın lüzumu tezâhür eder. Gözlerden perde kalkınca bilir ki, canavarlardan korku, Allah’tan korkunun aynıdır. Çünkü, bu durumda Halık-ı Zülcelâl’in kahhâr sıfatının tecellisi o hayvan vasıtasıyladır. Binâen aleyh, korkmak lâzım gelirse, varlıkların sahibi Hazret-i Allah’tan korkmak lâzımdır.
b. Sahabe-i Kiram ve Selef-i Sà lihînin Korkuları Hakkında
Ebûbekr-i Sıddîk RA Hazretleri, bir uçar kuşu gördüğü zaman:
“–Ah ne olur ey kuÅŸ, ben de senin gibi olaydım da, beÅŸer olarak yaratılmayaydım!” dermiÅŸ.
Ebu Zer RA de, kesilen bir ağaç olmasını istermiş.
Hazret-i Talha ve Osman RA da, öldükten sonra ba’s olunmamalarını isterlermiÅŸ. Hazret-i Ömer RA da, Kur’an’dan bir ayet iÅŸittikleri vakit bayılarak yere düşerlermiÅŸ ve bu hastalığından nâşi dostları ziyaretine gelirlermiÅŸ. Bir gün yerden bir saman çöpü alarak:
“–KeÅŸke ben de böyle bir unutulan bir ÅŸey olsaydım ve keÅŸke anam beni doÄŸurmasaydı.” diye müteaddid sözlerle, Allah korkusunun kendilerine verdiÄŸi verdiÄŸi dehÅŸeti ifade etmiÅŸlerdir.
Hazret-i Ömer RA’ın, aÄŸlamaktan yüzlerinde iki siyah çizgi peyda olmuÅŸtu. “EÄŸer kıyamet günü olmasaydı, bizi baÅŸka türlü görürdünüz.” derlermiÅŸ. Bir gün:
“(Herkesin iÅŸlemiÅŸ olduÄŸu amellerin tesbit edildiÄŸi) defterler (hesap için) açıldığı zaman.” ayetine gelince düşmüşler. (Et-Tekvîr: 10)
Yine bir gün, namaz kılan birinin evinin yanından geçerken adam Tur Sûresi’ni okuyormuÅŸ.
“Ki Rabbinin azabı muhakkak vuku bulacaktır.” (Et-Tûr: 7) ayetine gelince, Hazret-i Ömer RA merkebinden inip, uzun müddet duvara dayanarak öylece kalmış; evine döndüğü zaman bir ay hasta yatmıştır. Ashab-ı kiram onun neden hasta olduÄŸunu bilememiÅŸler.
Hazret-i Ali KV de, sabah namazından sonra kendilerini bir hüzün istilâ eder, ellerini oğuşturarak, ashab-ı Rasûlüllahın yokluğundan, onların yerine gelenlerin onlara benzemediklerinden üzüntü duyar, ashab-ı kiramın namazlarını, secdelerini, tilâvetlerini hatırlar; sabah zikirlerinde, rüzgarlı havalarda ağaçların yatıp kalktığı gibi sallanır ve aynı zamanda elbiseleri ıslanıncaya kadar gözlerinden yaşlar akıtırlardı. Halbuki, bulundukları kavmin gafletine üzülerek, ta şehid oluncaya kadar güler yüzle görülmemiştir.
İmran ibn-i Hüseyn ise, kendisinin çok ince savrulan kumlardan olmasını, Ebû Ubedye ibn-i Cerrah RA de, kendisinin bir koyun olup, ehlinin kesib yemesini istermiÅŸ. Ali ibn-i Hüseyin RA da, abdest aldıkları zaman sapsarı kesilirlermiÅŸ de, ailesi tarafından hali sorulduÄŸunda: “Ben kimin huzuruna çıkmaÄŸa gidiyorum biliyor musunuz?” derlermiÅŸ.
Musa bin Mes’ud, İmâm-ı Sevrî’nin huzurlarında oturdukları vakitte, onun korkusundan ve feryadından nâşi kendilerini de bir ateÅŸ ihà ta edermiÅŸ.
Abdülvâhid bin Zeyd RA bir gün okunmakta olan;
“İşte (içine amellerinizi yazdırdığımız) kitabımız, yüzünüze karşı hakkı söylüyor. Çünkü sizin yaptıklarınızı hep (meleklere) yazdırıyorduk.” (Câsiye: 29) ayet-i kerimesini iÅŸitince bayılmış, ayılınca:
“–Yâ Rab izzet-i celâlin hakkı için sana kasden isyan etmedim. Bana tevfikın ile tâatın üzerine yardım eyle!” diye yalvarmıştır.
Sevr bin Mahreme, ayetleri dinlemeğe takat getiremediklerinden, harf-harf okur, yine öyleyken, sayhalar atıp bayılırlar ve günlerce kendilerine gelemezlerdi. Bir gün kendilerine;
“Takvâ sahiplerini elçiler gibi Rahmân’ın huzuruna toplayacağımız gün, mücrimleri susuz olarak cehenneme süreceÄŸiz.” (Meryem: 85, 86) ayet-i kerimesi okununca;
“–Ben müttakîlerden olamayan bir mücrimim!” diyerek, bu ayetin tekrar okunmasını istemiÅŸ ve o sırada sayha atarak Hakk’a mülâkî olmuÅŸtur.
Bunun gibi korku ayetlerinin okunduğu zaman tahammül edemeyip bayılanların sayısı pek çoktur. Bunlar gibi sabahlara kadar ağlayıp, sızlananları da yazmağa güç yetmez.
İbn-i Abbas RA’dan, haifînin (korkanların) hallerinden sorulmuÅŸ, buyurmuÅŸlar ki:
“–Kalbleri korkudan yaralanmış, gözleri de aÄŸlamaktan… Nasıl sevinebiliriz ki? Ölümün arkamızda, kabrin önümüzde, kıyametin de en son varacağımız yer, yolumuzun da cehennem üzerinden geçtiÄŸini ve huzur-u Rabbil-à lemînde durulacağını bilen kimseye sevinmek nasıl mümkün olur?”
Gülmekte olan bir gence demişler ki:
“–Ey genç, sen sıratı geçtin mi? Cennete mi cehenneme mi gideceÄŸini biliyor musun?”
Genç:
“–Hayır!” demiÅŸ.
“–Öyle ise bu gülmek nedendir?” demiÅŸler.
Hatemül-Esam KS Hazretleri:
“–İyilerin arasında bulunduÄŸuna maÄŸrur olma; çünkü, cennetten daha iyi bir yer yokken, Adem Aleyhisselâm’ın başına gelen ma’lûm. Çok bilgine de maÄŸrur olma, çünkü Bel’am İsm-i Azam’ı da bilirdi. Onun da à kıbeti ma’lûm. Sà lihleri gördüm diye de maÄŸrur olma, zîrâ Rasül-ü Ekrem SAS Efendimiz’den daha büyük kimse var mıdır ki, onu hergün gören akrabalarının ve Ebû Cehil gibi düşmanlarının da hali ma’lûm.” demiÅŸlerdir.
Ma’siyetten korkuya, sà lihler korkusu; Allah’tan korkmaya da, sıddıklar ve muvahhidlerin korkusu denir. Bu korku Allah-u Teà lâ’yı ve onun sıfatlarını bilmekten neÅŸ’et eder. Bundan nâşi hiçbir kusur ve kabahatleri olmadığı halde, azamet ve celâlinden korkarlar.
Àsîler Cenâb-ı Hakk’ı lâyıkı veçhile bilmiÅŸ olsalardı, günahlarından deÄŸil, Hakk’ın kendisinden korkarlardı ve bu da yerinde olurdu. Zîrâ Cenâb-ı Peygamber Efendimiz SAS Hazretleri’ni Cenâb-ı Hak, a’lâ-yı ılliyyîne, bigayri vesîletin çıkarmış, Ebu Cehl’i de, min gayri cinayetin esfel-i sâfilîne indirmiÅŸtir. İşte bunu ve emsâlini iyi düşünmek lâzımdır.
Dâvud Aleyhisselâm’a olunan vahiyde:
“–Yâ Dâvud, yırtıcı hayvanlardan korktuÄŸun gibi, benden de kork! Çünkü bu hayvanlardan korkmak, yapılan bir cinayetin sebkat etmesinden deÄŸil, belki o hayvanın satvet ve heybetinden ileri gelip, katlinden müteezzi olmaz, kalbi incinmez ve bir ÅŸey yapmazsa, o da onun ÅŸefkatinden deÄŸildir.”
İnsanlar bu gibi canavarlardan nasıl korkarlarsa, sekerâtil-mevt ve onun ÅŸiddeti, münkereynin suali, kabir azabı, huzur-u Rabbil-Àlemîn’de duruÅŸ ve intizar, ayıpların meydana çıkışından utanma, bütün hesapların ortaya dökülüşü, sırat köprüsünde yedi yerde duruÅŸ, sorgu ve cevapları, köprünün inceliÄŸi, cehennem’in ÅŸiddeti, cennet nîmetlerinden mahrumiyyet, cemâl-i ilâhîyi müşahede mahrumiyetinden dolayı olacak korkular, acaba hayvandan korkma ile mukayese edilebilir mi?..
Hà iflerin en a’lâ rütbesi, ayrılık ve Allah’tan hicablanmalarıdır. Bu ise ancak à riflerin korkusudur. Allah-u Celle ve A’lâ’ya olan ma’rifetleri kemâle ulaÅŸmamış kimselerin basiretleri kapalı olduÄŸundan, vuslat lezzetini, ayrılık ve uzaklık elemini idrak edemedikleri gibi, bütün lezzetleri hayvânî ve ÅŸehevânî olmaktan kendilerini kurtaramazlar.
Allah korkusu bahsinde pek çok ÅŸeyler yazılabilirse de, Hazret-i Ömer RA’ın bir kıssasını da zikr ederek bahse son vermek isteriz:
Abdullah ibn-i Dinar RA Hazretleri, Ömer ibnil-Hattâb RA ile Mekke’ye giderken, daÄŸdan inen bir çobana:
“–Bu koyunlardan bize satar mısın?” demiÅŸler.
Çoban:
“–Ben köleyim, satamam!” demiÅŸ.
“–Efendine, kurt yedi dersin.” demiÅŸler.
Çoban mukabeleten:
“–Ya Allah’a ne söyleyeyim?” demiÅŸ.
O zaman Hazret-i Ömer RA kendini tutamayarak ağlamaya başlamış ve köleyi efendisinden satın alarak, azad etmiştir.
“–İşte Allah korkusu seni dünyada nasıl kölelikten kurtardıysa, ahirette de cehennem azabından öyle kurtaracağını ümid ederim.” demiÅŸtir.
RECÂ VE ÜMİD
Recâ, sâlikin makamlarından biridir. Makam demek, sabit olan ÅŸey demektir. Sabit olmayana ise hâl denir. Bunu anlatmak için ÅŸu misâl sanırım kâfidir. Meselâ, korkudan veya hastalıktan neÅŸ’et eden benzin sararmasına hâl denir ki, korku veya hastalık gidince eski hâle avdet eder. Bir de altın sarısı gibi bir sarılık vardır ki, hiç bir zaman evsafını kaybetmez. İşte recânın da böylesi lâzımdır.
Erbâb-ı kulûb bilirler ki, dünya ahiretin tarlasıdır. Kalb arz misali, iman da tohum misalidir. Tâatler, arzın sürülüp ıslah edilmesi ve suların kanallarla sevki mesâbesindedir. Dünya mihnet ve meşakkatleriyle boğulmuş bir kalb, çorak tarlaya benzer Ona atılan tohumlar boşa gider ve ahirette biçecek mahsul bulamaz. Halbuki, insan ne ektiyse onu biçecektir.
Binâen aleyh, ahlâk-ı mezmumelerle dolu olan bir gönül, tıpkı bir şey bitmeyen çorak arazi gibidir. İşte böyle bir yerden mahsul ummak aptallık ve ahmaklıkdır. Bu nasıl ahmaklıksa, temiz kalblilerin ibadet ve tâati de, verimli ve bakımlı bir araziden umulan mahsuldür ki, buna da recâ derler.
Kul iman tohumunu topraÄŸa serper ve onu tâat sularıyla sular ve kalbini ahlâk-ı mezmûme dikenlerinden temizlerse, Allah-u Teà lâ’nın fazlını beklemesine hakîkî recâ denir. EÄŸer iman tohumlarını tâat sularıyla sulamaz ve kalbi ahlâk-ı rezîlelerle dolu olduÄŸu halde dünyanın lezzetlerine kendini kaptırır, sonra da maÄŸfiret beklerse; iÅŸte buna da ahmaklık denir.
Efendimiz SAS Hazretleri, ahmağı tarif ederken, “Nefis ve hevâsına tabi olup, Allah’tan kurtuluÅŸ umanlardır.” buyurmuÅŸlardır. İbadet ve tâatte çalışanlar ve maà sîlerden sakınanların, Allah-u Teà lâ’nın fazlını beklemeleri ve nîmetlerin tamamına ulaÅŸmalarını istemeleri yerinde bir haktır. Nîmetin tamamı da ancak cennete girmekle kemâle erer.
Yahyâ bin Muaz RA Hazretleri:
“–Benim indimde en büyük gurur ve aldanma, günahların devamıyla beraber nedâmetsiz olarak Allah-u Teà lâ’dan af ummaktır.”
Korku hiç bir zaman recânın zıddı değil, belki onun arkadaşıdır. Kişiye hayatında her ne kadar korkulu olmak yakışırsa da, ahirete göçüş sırasında recâsının, ümidinin gà lip gelmesi yerindedir.
Hazret-i Ali KV bir günahkâra:
“–Senin Allah-u Teà lâ’nın rahmetinden ümitsizliÄŸe düşmekliÄŸin, günahından daha büyüktür.” buyurmuÅŸlardır.
Bir adam, insanlara ödünç para verir, sonra vakti gelince veremeyen zenginlere müsamaha gösterir, fakirlere de alacağını bağışlarmış. Bu yüzden Allah-u Teà lâ’ya mülâkî olduÄŸu zaman bu hali, onun affına sebep olmuÅŸtur. Böylece, insanları ümidlere sevk etmek, korkutmaktan daha evlâ olduÄŸu bildirilmiÅŸtir.
Cenâb-ı Hak Davud Aleyhisselâm’a:
“–Beni sev, beni seveni de sev ve beni mahluklarıma sevdir!” buyurmuÅŸlardır.
O da:
“–Yâ Rab, seni kullarına nasıl sevdireyim?” deyince;
“–Beni hüsn ü cemil ile zikret! Nîmetlerimi ve ihsanlarımı onlara sayarak hatırlat!” buyurmuÅŸlardır.
Hayat, ilim, görme, işitme ve daha sayılamayacak kadar çok olan bu nîmetleri tefekkür, elbette insanı bu nîmetleri verene karşı şükran borcunu yapmağa mecbur eder.
Efendimiz SAS Hazretleri bile, çok namaz kılmaktan mübarek ayakları şişince, ashab-ı kiramın şefkatlerine karşı ve onların;
“–Evvel ve ahir bütün günahlarınız maÄŸfiret edilmiÅŸ olduÄŸu halde, bu kadar kendinize zahmet vermeseniz!” yollu rcâda bulunmalarına mukà beleten;
“–Cenâb-ı Hakk’ın bu kadar nîmetlerine karşı şükredici bir kul olmayayım mı?..” buyurmuÅŸlardır.
İbadet ve tâatten mahrum ve isyanlara boÄŸulan bir kimsenin, Allah-u Teà lâ’nın geniÅŸ ve nâmütenâhi rahmet deryalarından, merhamet ve af ümid etmesi, gurur ve ahmaklık alâmetidir. Zîrâ, balın ÅŸifa olduÄŸu herkesce ma’lûmdur. Fakat, kendisinde hararet galip olanlar için bir semm-i katildir, öldürücü bir zehirdir. Bunun gibi Hak’tan i’raz eden kimselerin merhamet-i ilâhiyeye ilticâlarıyla birlikte, onun azamet ve heybetinden ve kahhâr sıfatından korkarak, ümidleriyle korkularını müsâvi bir hale getirmeleri lâzımdır.
Çünkü matlub olan, bütün ahlâk ve maksatlarında adalete riayet etmektir.
(Hayrül-umûru evsâtühâ.) “Amellerin hayırlısı, orta olanıdır.” buyrulmuÅŸtur. Bu kaideden dışarıya çıkmamak lâzımdır. Zîrâ, korku ile reca (ümid) bir kuÅŸun iki kanadı gibidir. Her zaman denk olurlarsa, kuÅŸ, rahat rahat uçar.
Cenâb-ı Peygamber SAS Efendimiz’e vahiy buyrulmuÅŸ ki:
“–Senin ümmetinin hesabını sana bırakacağım.”
Efendimiz SAS Hazretleri:
“–Hayır yâ Rab, sen ümmetime benden daha hayırlısın!” demiÅŸler.
O zaman, Cenâb-ı Hak da:
“–Biz seni ümmetin hususunda hiç bir zaman mahzun etmeyiz.” buyurmuÅŸlardır. Nitekim,
“İleride (kıyamet günü) Rabbin sana (ÅŸefaat makamını) verecek de, sen hoÅŸnud olacaksın!” mealindeki ayet-i kerime de buna ÅŸahittir. (Ed-Duhà : 5)
Yine bir vahiylerinde:
“–Senin ümmetin benim kullarımdır. Ben onlara senden daha merhametliyim ve onların hesabını baÅŸkalarına bırakmam. Çünkü onların kusurlarını ve günahlarını, ne senin ne de baÅŸkalarının görmesini isterim.”
O zaman Efendimiz SAS Hazretleri:
“–Benim hayatım da, ölümüm de sizler için hayırlıdır. Hayatımda sünnetim ve ÅŸeriatimle sizlere hayat veren hakîkat yollarını açtım. Ahirete göçtükten sonra da, amelleriniz bana arz olunur. Hasenatınızı görünce Cenâb-ı Bâri’ye hamd eder; seyyiatlarınızdan dolayı da Rabb’imden maÄŸfiret dilerim,” buyurmuÅŸlardır.
Bazı haberlerde bildirildiğine göre, kulun günahları göklere kadar ulaşsa dahi, mağfiret dilediği müddetçe ve tevbesinin kabul olunacağını umdukça, mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olacağına dair bir çok tebşirat vardır. Şu da muhakkak ki, günah işleyince kulun defterine derhal yazılmaz. Altı saat kendisine tevbe etmesi için mühlet verilir. Bu müddet içinde tevbe ederse, hiç yazılmaz. Tevbe etmediği takdirde, ancak bir günah yazılır. Halbuki, kulun işlediği bir haseneye karşılık derhal on sevab yazılır. Sağdaki melek, soldaki günahları yazan meleğe der ki:
“–Sen o bir günahı sil, ben de hasenatından bir eksik yazayım!”
Rasûlüllah SAS Hazretleri’ne gelen bir zat:
“–Yâ Rasûlüllah! Ben Ramazan orucunu tutar, baÅŸka ziyade yapmam. BeÅŸ vakit namazımı kılar, baÅŸka ziyade yapmam. Malımdan verilecek zekât, hac ve tatavvuum da yoktur. Öldüğüm zaman halim nice olur?” demiÅŸ.
Efendimiz SAS Hazretleri tebessüm buyurarak:
“–Kalbini iki ÅŸeyden (ki buhül ve haseddir) ve gılden (yâni ganîmet malına hıyanet); lisânını iki ÅŸeyden (ki, gıybet ve yalandır), gözünü de iki ÅŸeyden (ki, harama bakmak ve müslümanı hakir görmektir) uzak tuttuÄŸun, yâni bunları yapmadığın takdirde benimle cennete girersin!” buyurmuÅŸlardır.
Cenâb-ı Hak, Kâbe-i Muazzama’yı çok ÅŸerefli kılmıştır. EÄŸer bir kimse bunun taÅŸlarını birer birer yıksa, sonra da yaksa, Allah-u Teà lâ’nın velîlerinden bir velîyi istihfaf ediÅŸinin günahına eriÅŸemez.
Bir a’rabî Efendimiz SAS Hazretleri’ne gelip dedi ki:
“–Allah’ın velîleri kimlerdir?”
Efendimiz Hazretleri de:
“–Bütün mü’minler Allah’ın velîleridir.” buyurdular. Ve ÅŸu ayet-i celileyi okudular:
“Allah iman edenlerin yardımcısıdır. Onları dalâlet karanlıklarından (kurtarıp) hidâyet nuruna çıkarır.” (El-Bakara: 257)
Bazı haberlerde, mü’min-i kâmillerin Kâbe’den efdal olduÄŸu, tıyb ve tà hir olan mü’minin Allah-u Teà lâ’ya meleklerinden ekrem olduÄŸu bildirilmiÅŸtir. Cenâb-ı Hak Celle ve A’lâ Hazretleri, fazl ve rahmetiyle kullarını cennete sevk etmek için, cehennemi kamçı mesabesinde yaratmıştır. Çünkü;
“–Ben halkı benden faydalansınlar diye yarattım, yoksa ben onlardan yararlanayım diye deÄŸil.” buyurmuÅŸtur.
Yine Efendimiz SAS Hazretleri buyuruyorlar ki:
“–Nefsim yed-i kudretinde olan Allah-u Teà lâ’ya kasem ederim ki, Cenâb-ı Hak mü’min kuluna müşfik bir ananın evlâdına olan ÅŸefkatinden daha erhamdir. Kıyamet gününde Cenâb-ı Hak kullarına öyle bir maÄŸfiretle tecelli buyuracaklar ki, hattâ hiç kimsenin tahayyül edemeyeceÄŸi bu maÄŸfiretten, iblis dahi nasib umacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın yüz rahmetinden birisiyle, dünyanın evvelinden sonuna kadar bütün mahlûkat müstefid olacaklardır. Anaların evlâtlarına, hayvanların yavrularına acıması, hep bu rahmetin eseridir. Halbuki kıyamet günü, bu bir rahmet de doksandokuz rahmete katılarak, tam yüz rahmetle mahlukatına tecelli buyuracaklardır.”
“–Sizden hiç biriniz cennete amelleriyle giremez, cehennemden de kendini kurtaramaz!” diyen Efendimiz SAS Hazretleri’ne, ashab-ı kiram RA:
“–Sende mi yâ Rasûlallah?” dediler.
Cevaben:
“–Evet ben de…” buyurdular. “Ancak Allah-u Teà lâ beni rahmetiyle ihà ta ve muhafaza buyurmuÅŸtur. Kının kılıcı sakladığı gibi, ben de ÅŸefaatimi ümmetimin büyük günahları için kıyamet gününe saklıyorum.” buyurdular.
Bir gece ÅŸiddetli bir yaÄŸmurla havanın kararması sebebiyle tavaf mahalli boÅŸalmıştı. İbrâhim ibn-i Edhem KS Hazretleri diyorlar ki: “Ben mültezem kapısı önünde durdum ve dedim ki:
‘–Yâ Rab, sana ebediyyen isyan etmemek üzere beni ma’sûmînden kıl!”
Hatifden bir ses kulağıma geldi:
‘–Yâ İbrâhim, sen benden ismet istiyorsun, bunu bütün kullarım da istiyor. Ben herkesi ma’sum edince, kime maÄŸfiret edeceÄŸim?..’”
Benî İsrail devrinde iki kişi ahiret kardeşi olmuşlar. Fakat bunlardan biri à bid, diğeri de günahkâr imiş. Àbid olan dâimâ günahkâr kardeşine nasihat edermiş. Bir gün günahkâr, abid olana demiş ki:
“–Allah seni bana gözcü mü gönderdi?”
Ve yapmakta olduğu büyük bir günahtan dolayı à bid ona kızarak:
“–Cenâb-ı Hak sana maÄŸfiret etmez!” demiÅŸ.
Halbuki Cenâb-ı Hak’tan, “Kıyamet gününde benim rahmetimi kim önleyebilir?” diye fermân-ı ilâhi tecelli etmiÅŸ. Neticede günahkâr affedilmiÅŸ; à bidin ise, rahmet-i ilâhiyeyi esirger ÅŸekilde sözleriyle dünya ve ahireti mahv olmuÅŸtur.
Buna benzer bir kıssada şöyle denilmektedir:
Beni İsrail devrinde bir adam kırk sene yol kesicilik yapmış. Bir gün İsâ Aleyhisselâm havârîleriyle beraber oradan geçerken eÅŸkiya, “Allah’ın nebisi havârîleriyle birlikte geçiyorlar, ben de onlara katılsam!” hevesiyle bulunduÄŸu yerden inmiÅŸ, bir yandan onlara yaklaÅŸmakta ve aynı zamanda da nefsini hakir görüp;
“–Benim gibi bir günahkârın bunların arasında yer alması doÄŸru mudur?” diyerek nefsini küçültmekte imiÅŸ.
Onun bu halini hisseden bir havârî, “Böyle bir adamın bizim aramızda ne iÅŸi var?” gibi düşünmüş ve İsâ Aleyhisselâm’ın yanına sokularak ÅŸakîyi geride bırakmıştır. Bu hal Cenâb-ı Hakk’ın hoÅŸuna gitmediÄŸinden, İsâ Aleyhisselâma bildirmiÅŸ ki:
“–Ben onların amellerini mahvettim, yeniden baÅŸlasınlar! Havârînin hasenatını, kendini beÄŸendiÄŸi için; ötekinin de seyyiatını nefsini hakir gördüğü için mahvettim.” buyurmuÅŸtur.
Bu vak’alar delalet ediyor ki, recâ üzerine ibadet efdaldir. Zîrâ, recâda muhabbet vardır.
Bir mecûsî İbrâhim Aleyhisselâm’a misafir olmak istemiÅŸ. İbrâhim Aleyhisselâm da:
“–Müslüman olursan, misafir ederim!” demiÅŸ.
Bunun üzerine mecûsi ayrılıp gitmiÅŸ. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, İbrâhim Aleyhisselâm’a:
“–Bu kulumu dinini deÄŸiÅŸtirmeyince it’am etmedin. Ben ise onu yetmiÅŸ seneden beri it’am etmekteydim. Bir gece de sen misafir etsen ne olurdu?”
Bu hitab-ı ilâhî üzerine İbrâhim Aleyhisselâm koşa koşa mecûsîyi bulup geri çevirmiş ve misafir etmiş. Bunun üzerine mecûsî:
“–Ne sebeple fikrinden döndün?” diye sormuÅŸ.
İbrâhim Aleyhisselâm da hadiseyi anlatınca, mecusi:
“–Cenâb-ı Hak benim için böyle mi dedi? İslâmiyet’i öğret bana!” diyerek, İslâm’la müşerref olmuÅŸtur.
Bir zat uÅŸağına dört dirhem para vererek meyva almasını emretmiÅŸ. UÅŸak giderken Ammar ismindeki bir zâtın va’zını dinlemek için bulunduÄŸu yere gitmiÅŸ. Vaiz de vazında:
“–Bir fakirin dört dirheme ihtiyacı var, bu miktarı kim verirse ben de dört duada bulunacağım!” deyince, uÅŸak hemen elindeki dört dirhemi uzatarak:
“–Buyurun!” demiÅŸ.
Vaiz:
“–Ne duası istiyorsun?” diye sormuÅŸ.
UÅŸak da:
“–Evvelâ ben köleyim, azadımı istiyorum! İkincisi, verdiÄŸim paranın karşılığını Allah’tan istiyorum! Üçüncüsü, Allah-u Teà lâ’nın efendime tevbe nasip etmesini istiyorum!”
“–Daha ne istiyorsun?” deyince;
“–Allah-u Teà lâ’nın beni, efendimi, seni ve kavmimi maÄŸfiret etmesini istiyorum!” demiÅŸ.
Vaiz de bunları Cenâb-ı Hakk’a dua ile arz etmiÅŸ.
Köle efendisinin yanına döndüğünde, efendisi neye geç kaldığını sormuş. O da hadiseyi anlatmış.
“–Evvela nefsimin azadını istedim.” deyince, efendisi, “Hemen seni azad ettim!” demiÅŸ. İkincisini sormuÅŸ.
“–VerdiÄŸim paraların mukabilini Allah’tan istedim.” deyince, hemen çıkarıp dört dirhem yerine dörtbin dirhem vermiÅŸ. Üçüncüsünü sormuÅŸ.
“–Sana Allah’ın tevbe nasib etmesini istedim.” deyince, hemen tevbekâr olmuÅŸ. Dördüncüyü sormuÅŸ. O da:
“–Allah-u Teà lâ’nın, beni, seni, vaizi, cemaati maÄŸfiretini istedim.” demiÅŸ. O zaman efendisi:
“–Ben bana düşeni verdim. Buna benim gücüm yetmez!” diyerek ayrılmışlar.
O gece efendiye rüyasında hitab edilmiş.
“–Ey kulum sen yapabileceklerini yaptın; ben de bana düşeni yapayım mı?” denilmiÅŸ ve hepsinin maÄŸfireti müjdelenmiÅŸtir.
Korku ve recâ bahsinde yukarıdan beri zikredilen müteaddid vak’alar, hadiseler, haberler, ayet-i kerimeler gösteriyor ki, Allah’tan korkan ve ümidlerini kesenlere recânın ruhu celb edici olduÄŸu gösterilmiÅŸ; ahmak ve maÄŸrur kimseler ise bunlardan lâzım gelen ders-i ibreti almaktan mahrum olup, bu gibilere recâdan ziyade havfi mûcib vakaları ve sebepleri zikretmek daha yerinde olurdu. Çünkü insanların çoÄŸu, recâdan ziyade korkudan ıslah olurlar. Kötü hayvan, kötü kul ve yaramaz çocukların recâ ile deÄŸil ancak sopa ile ve ÅŸiddet ile yola geldikleri bilinen hakîkatlerdendir. (İhyâül-Ulûm, c. 4, Recâ bahsi; Risâle-i KuÅŸeyrî, Korku ve Recâ bahsi.)







allah korkusu herkesde olmalidir