HAZIRLIK
BilindiÄŸi gibi İslam en son ilahi nizamdır. Bu inanç sistemi insan hayatının temeli ve bütün insanlığa hayat nizamı olmak için gelmiÅŸtir. Bu inanç; İslam ümmetinin, insanlığın var oluÅŸu ve amacı konusunda eksiksiz ve kapsayıcı bir düşünceden doÄŸan tüm âlemi kapsayıcı kumanda makamına yükselmesini saÄŸlamak için gelmiÅŸtir. ALLAH katından inen Kur’an ise tüm bunları açıklayan bir emirler kitabıdır. İslam’ın kumanda ettiÄŸi bu hayırlı giriÅŸimden baÅŸka hayırlı hiçbir ÅŸey yoktur. Tüm cahiliye nizamlarında hayırdan eser bulmak imkânsızdır. Bu nedenle insanlık, İslam’ın gölgesinde yükseldiÄŸi bu yüce dereceye hiçbir zaman yükselememiÅŸtir. Dünyada bu nimete eÅŸit hiçbir nimet yoktur. Bu nimetten yararlanabilme ÅŸerefine kavuÅŸmak ta aynı ÅŸekildedir. İnsanlık İslam nizamından nasipsiz bırakıldığı zaman bütün kurtuluÅŸ yollarını ve çarelerini kaybeder. Ve insanlığı bu hayır düzeninden nasipsiz bırakanlar kadar insanın insanlığına tecavüz eden baÅŸka bir zalim bulunamaz. KiÅŸioÄŸlu ile yaratanının istediÄŸi yücelik, temizlik ve kemalin arasına girmek isteyenler, şüphesiz ki en büyük zalimdir.Bundan dolayı tüm âlemi kapsayıcı bu “ilahi düzen daveti”nin insanlığa ulaÅŸması ve tebliÄŸ edenlerin karşısına çıkan bütün sulta ve engellerin yıkılması ÅŸarttır. İlahi davet ulaÅŸtıktan sonra herkesin bunu kabul edip etmemekte hür olması, itaat edenleri engelleyici engel ve sultanın bulunmaması da elbette insani bir haktır. Birtakım kimseler ALLAH’ın davetim kabule yanaÅŸmaz ve kaçınırlarsa, ilahi davetin yaygınlaÅŸmasını ve devam etmesini engellemeye hakları yoktur. Yapılacak antlaÅŸmalar çerçevesinde hürriyet ve güveni temin etmek ve Müslümanların hiçbir düşmanla karşılaÅŸmadan kendi davalarını tebliÄŸ edebilmelerini saÄŸlamak gerekir.

ALLAH’ın hidayet verdiÄŸi insanlardan bir kiÅŸi eÄŸer bu davete gönül verirse artık hiç kimse onu zulüm ve fitne taktikleriyle -yolundan çevirmeye kalkışmamalıdır. İnsanları ALLAH yolundan alıkoyan ve onları hidayet düzeninden uzaklaÅŸtıran bir düzenin hâkimiyetini istememek de müminlerin doÄŸal bir hakkıdır. Müslümanların her türlü zulüm ve fitneyle karşılaÅŸtıkları zaman kendilerini kuvvet kullanarak korumaları inançlarının bir gereÄŸidir. İnanç hürriyetini güvence altına almak, ALLAH’ın hidayetine ulaÅŸtırdığı kimselerin emniyetini temin etmek, ALLAH’ın nizamını yeryüzünde hâkim kılmak ve bütün insanlığa müjdelenen o kapsayıcı hayırdan yoksun bırakmamak için kuvvet kullanmak; meÅŸru bir görevdir.

Müslümanların üzerine, bahsedilen bu insani haklardan doÄŸan bazı görevler yüklenmektedir. Bu ilahi daveti insanlığa hürriyet içinde tebliÄŸ ederken Müslümanların önüne dikilen veya inanç hürriyetini sınırlayan tüm kuvvetleri devirmeleri bu çeÅŸit görevlerden biridir. Müslüman, din tamamen ALLAH’ın oluncaya ve yeryüzünde hiçbir kuvvetin ALLAH’tan uzaklaÅŸtırma imkânı kalmayıncaya kadar durmadan dinlenmeden cihad edecektir. İnsanları dine girmeye zorlamak için deÄŸil. ALLAH’ın dinini yeryüzünde yüceltip bu dine girmek isteyenleri korkutacak hiçbir ÅŸey kalmayıncaya, ALLAH’ın dinini tebliÄŸ etmekten ve dinde kararlılık gösterip gereklerini yerine getirmekten alıkoyan hiçbir kuvvetin korkusu kalmayıncaya ve dinin hâkimiyetini yeryüzünde saÄŸlayıncaya kadar cihad edecektir.

Yeryüzünde hak ve hakikat ehlini yolundan döndürecek, hidayetten sapıklığa çevirecek hiçbir sulta düzen ve idarenin kalmaması için İslam’da cihad düşüncesinin genel prensipleri bunlardır. Ve İslam tarihinde cihad hareketleri bu düşünce sınırları içerisinde gerçekleÅŸmektedir.

Evet; cihad sadece ve sadece belirtilen bu yüce gayeler uÄŸruna yapılırdı. BaÅŸka hiçbir gaye gözetilmezdi. İslam’da cihad inanç içindir. İslam inancını tecavüz ve fitnelerden korumak, bu inancın emrettiÄŸi insan hayatıyla ilgili prensipleri ve ilahi kanunları korumak içindir. Cihad yeryüzünde inanç sancağını dalgalandırıp bu sancaÄŸa saldırmak cesaretini gösterenlerin daha saldırmadan başını ezmektir. Ta ki bu inanca gönül vermek isteyenler yeryüzünde karşılarına dikilecek hiçbir engel olmayacağını bilsinler ve zorlanmadan, hürriyet içinde bu dine girebilsinler.

“Sizinle savaÅŸanlarla ALLAH yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın. Çünkü ALLAH haksız yere saldıranları sevmez.”

”Onları nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yerden sizde onları çıkarın! Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram da onlarla savaÅŸmayın ki, onlarda sizinle orada savaÅŸmasınlar. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa, hemen onları öldürün; kâfirlerin cezası böyledir.”

“EÄŸer onlar (savaÅŸtan ve küfürden) vazgeçerlerse, ALLAH bağışlayandır, esirgeyendir.”

“Onlarla savaşın ki fitne ortadan kalksın din yalnız ALLAH’ın dini olsun, (yalnız O’na tapılsın) EÄŸer (savaÅŸtan ve küfürden) vazgeçerlerse artık zalimlerden baÅŸkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara Suresi, 190–193)

Bazı rivayetlerde belirtildiÄŸine göre bu ayetler savaÅŸ konusunda inen ilk ayetlerdir. Bundan önce müminlere zulmedilmiÅŸ olmalarından dolayı kâfirlerle savaÅŸmalarına izin veren ayet indirilmiÅŸti. Müminler bu ayetin iniÅŸiyle kendilerine verilen iznin, üzerlerine farz kılınacak cihad emri için bir baÅŸlangıç olduÄŸunu hissettiler. Hac suresinde şöyle buyruluyordu: “Kendileriyle savaşılan (mümin)lere (savaÅŸma) izni verildi. Çünkü onlara zulmedilmiÅŸtir ve şüphesiz ALLAH onlara yardım etmeye kadirdir.” “Onlar, sırf ‘Rabbimiz ALLAH’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. EÄŸer ALLAH’ın, bazı insanları, diÄŸer bazılarıyla savması olmasaydı, içlerinde ALLAH’ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar, mescitler yıkılırdı. ALLAH, kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Şüphesiz ALLAH kuvvetlidir, galiptir.” “Onlar ki kendilerine yeryüzünde iktidar verdiÄŸimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliÄŸi emrederler. Kötülükten sakındırmaya çalışırlar. Ve bütün iÅŸlerin sonu ALLAH’a aittir.” (Hac Suresi, 39–41)

Müminler kendilerine niçin cihad izni verildiÄŸini biliyorlardı: Zulüm edildikleri için. Aynı zamanda Mekke’de kendilerini müdafaa etmekten alıkonulmuÅŸken zulümden dolayı, intikam iÅŸareti de verilmiÅŸ oluyordu. Mekke’de onlara şöyle denilmiÅŸti: “Ellerinizi çekin. Namazı kılın, zekâtı verin.” Ve bu çekilme, ALLAH’ın takdir ettiÄŸi bir hikmetten dolayıydı. Biz sadece hesaba ve sayıya gelmeyen sebeplerin, gizli sebepleri konusunda beÅŸeri ölçülerle bazı çözümlemelerde bulunabiliriz.

Mekke de savaşın yasaklanmasının birinci sebebi olarak biz ÅŸunu görüyoruz. Her ÅŸeyden evvel emre uymaksızın kumandaya boyun eÄŸmek ve izni beklemek için, mümin Arapların sabır konusunda nefislerinde bir arzu meydana getirmektir. Zaten onlar cahiliyet devrinde, yaradılıştan gelen bir kahramanlığa sahip olmanın ÅŸiddetli heyecanı içindeydiler. İlk davete hemen koÅŸuyorlar, zulme karşı sabredemiyorlardı. Bu ümmete emanet edilen o büyük görevleri yüklenmek için, bu çeÅŸit alışkanlıkları frenleyebilmek; ölçülü ve tedbirli bir kumandanın emrine itaat edip hükmüne ve tedbirine boyun eÄŸmek için gerekliydi. Hatta bu itaat yaradılıştan gelen kahramanlık sahibi, ilk davet anında savaÅŸa koÅŸmaya alışmış sinirliler hesabına olsa dahi…

İşte bu yüzden Ömer b. Hattab gibi insanlar, vatan, soy ve aile koruma gayretini; Hz. Hamza gibi kimseler, delikanlılığını ve bunlara benzeyen diÄŸer Müslümanlar her türlü ÅŸiddet hareketine karşı soÄŸukkanlılıklarını koruyarak, sabırla karşılık veriyorlardı. Ve sinirlerine hâkim bir halde sadece Resulullah’ın iÅŸaretini bekliyorlardı. Büyük kumanda makamından gelecek emirlere boyun eÄŸiyorlardı. Hâlbuki bu kumanda makamından gelen emir, kendilerine: “Ellerinizi çekiniz, namaz kılınız ve zekat veriniz” diyordu. Ve böyle bir zamanda o emir sayesinde yüce bir görevin yüklenicilerinin nefisleri kırılınca yaratılıştan gelen kahramanlıkla derin düşünce ve soyunu koruma ile itaat arasında uygun bir denge kurabilmiÅŸlerdi.

İkincisi ise; Araplar gururuna ve onuruna çok düşkün bir topluluktu. Müslümanlar arasında, Araplardan gelebilecek her harekete bire iki karşılık verebilecek kimseler yok deÄŸildi. Fakat Müslümanların zulme dayanabilip sabırla karşılık vermeleri gururuna düşkün olan Arapların gönüllerini okÅŸayıp İslam’a karşı sempatilerini artırılabilirdi. Nitekim KureyÅŸliler; HaÅŸimilere boykot ilan edince bu durum ortaya çıkmıştır. HaÅŸimilere karşı baskı hareketi fazlalaşınca gurur ve onur sahibi kimseler bu duruma karşı çıktılar. Yaptıkları anlaÅŸmayı içeren sayfaları parçalayıp attılar. Ve böylece aniden ortaya çıkan bu tehlike de pasif direnme hareketiyle ortadan kaldırılmış oldu. Hz. Peygamberin hayatı ve siretini, bir hareket taktik ekseni olarak araÅŸtırdığımızda belirtilen bu durumlar açıkça ortaya çıkar.

Üçüncü olarak İslam; Mekke’de her evi kanlı bir savaÅŸ sahnesine çevirmek istemiyordu. Zira ilk Müslümanlar, müşrik ailelerin fertlerinden birileriydi… Her evde mutlaka birkaç kiÅŸi müşrik idi. Ve müşrik anne-babalar Müslüman olan kendi evlatlarına her türlü zulüm ve iÅŸkenceyi uygulamaktan çekinmiyorlardı. Onları dinlerinden döndürmek için ellerinden gelenleri ardlarına bırakmıyorlardı. Aynı zamanda bu zulüm planını uygulayan bir otorite yoktu. Åžayet Müslümanlara o gün korunma izni verilmiÅŸ olsaydı; bu, her evin bir mezbaha ve savaÅŸ meydanı haline gelmesi, her yuvadan oluk oluk kan akması demek olacaktı. Böyle bir ÅŸey, kabile ve kavmiyet duyusu ile yetiÅŸmiÅŸ olan Arapların gözünde İslam’ı yuvalar dağıtıcı, aileler arasında fitne alevlerini serpici bir “ayrılıkçılık daveti” haline sokacaktı. Bu da sonuç olarak ya Müslümanların toptan yok olmasına veya baÅŸka yollara sapmasına sebep olacaktı. Halbuki hicretten sonra durum hiçte böyle deÄŸildi. Müslümanlar bağımsız bir birlik kurmuÅŸlardı. Karşılarında kendilerine düşman, teÅŸkilatlanmış Mekkeli kuvvetler yer alıyordu. Müslümanlara karşı ordular hazırlayıp saldırılara giriÅŸiyorlardı. Bundan dolayı hicretten sonraki durum: Mekke’de her Müslüman’ın müşrik aileler içindeki fertlerin durumundan çok farklıydı.

İşte Mekkeli Müslümanların, fitne ve zulme karşı savunmada bulunmalarını yasaklayan hikmetin ardında insan lehine beliren sebeplerden bazıları. Bunlara ilave olarak denilebilir ki, o zaman henüz Müslümanlar azınlıktaydı. Mekke’de kuÅŸatma altında bulunuyorlardı. Bu durumda müşriklerle açıktan bir savaÅŸ hareketine giriÅŸmiÅŸ olsalardı toptan öldürülebilirlerdi. Hâlbuki ALLAH onların çoÄŸalmalarını, güvenli bir kural altında olmalarım istedi. Bundan sonra da onlara savaÅŸ izni verildi.

Her ne şekilde olursa olsun savaş hükmü; bundan sonra yarımadadaki İslam hareketinin şartlarına uygun olarak, aşamalı bir şekilde ilerlemesine devam etti. Daha sonra da yarımadanın dışında aynı şekilde gelişti. Henüz yeni inen bu ayetler, iki ordu arasındaki çatışmanın başlangıç durumundaki gereklerine uygun birtakım hükümler içeriyordu.

Bu ayetler Medine’deki müminleri asıl vatanları Mekke’den çıkaran, dinleri için kendilerine her türlü zulmü uygulayan KureyÅŸ’li müşriklerin durumunu açıklaması yanında cihada dair bazı önemli konuları da belirtmektedir. Ayet-i kerime Müslümanlara; kendileriyle eskiden savaÅŸmış ve halen de savaÅŸmaya devam edenlerle savaÅŸ yapmalarını fakat sının aÅŸmamalarını ve bu hususta ileri gitmemelerini emrederek baÅŸlıyor.

“Sizinle savaÅŸanlarla ALLAH yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın. Çünkü ALLAH haksız yere saldıranları sevmez.”

Savaşmayla ilgili bu ayetlerin başlangıcında, ilk olarak savaş hedefi belirtiliyor. Ve savaş meydanlarında altına toplanacakları sancak açık bir şekilde belirtiliyor.
“Sizinle savaÅŸanlarla ALLAH yolunda savaşın.”

İslam’da savaÅŸ yalnız ALLAH içindir. İnsanlığın uzun müddet yaptığı savaÅŸlarda takip ettiÄŸi hiçbirisi için deÄŸil. SavaÅŸ sadece ALLAH yolundadır. Yeryüzünde hakimiyet kurmak, ÅŸan ve ÅŸeref sahibi olmak, ganimet ve kazanç elde etmek için deÄŸil. Hammadde kaynakları, açık pazarlar s-aÄŸlamak ve bir sınıfı baÅŸka bir sınıfa veya bir cinsi baÅŸka bir cinse hâkim kılmak için de deÄŸildir. İslam’da cihad yalnız ALLAH içindir. Cihad, yeryüzünde ALLAH’ın kelamını yüceltmek, hayatta O’nun nizamım hakim kılmak ve müminleri dinlerinden döndürecek fitne ve batıla yönelme pisliÄŸinden korumak içindir. Bu hedeflerden baÅŸka hedeflerde yapılan savaÅŸlar İslam nazarında meÅŸru deÄŸildir. Ve bu savaÅŸlara katılmalar için ALLAH katında hiçbir mükâfat ve makam yoktur. Hedefler ve amaçlar belirtildikten sonra da savaÅŸ sahası sınırlandırılıyor.

“Fakat haksız yere saldırmayın. Çünkü ALLAH haksız yere saldıranları sevmez.”

Düşmanlık; çok kere savaşa katılanların, savaşa girmeyen ne İslam olması ne de Müslümanlar için bir problem oluşturmayan kadın, çocuk, ihtiyar ve çeşitli dinlere bağlı rahiplere saldırmasını ifade etmektedir. Düşmanlık; bazen de geçmiş ve günümüzdeki cahiliye savaşlarında olduğu gibi, bilinen savaş kurallarını çiğneyerek insanlık dışı alçakça hareketlerle ortaya çıkar. İslam ise bu çeşit alçakça hareketlerden nefret ettiği gibi takva şuuruyla da asla bağdaştırmaz.

SavaÅŸ adabına dair İslam’ın takip ettiÄŸi metot Rasulullah (s.a.s)’in ashabına bulunduÄŸu tavsiyelerde de açıkça görülmektedir. İşte İslam’ın giriÅŸtiÄŸi savaÅŸlarda uyguladığı usul ve kural… İşte Müslümanların yöneldikleri hedef…

“Sizinle savaÅŸanlarla ALLAH yolunda savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın…”

Müslümanlar sayılarının çokluÄŸuyla zafer kazandıklarını biliyorlardı. Zaten müminlerin sayıları azdı. SavaÅŸ hazırlıkları ve silah gücüyle de zafer elde etmiyorlardı müminler. Zira onların harp gücü düşmanlarınkinden çok azdı. Onlar sadece imanları, itaatleri ve ALLAH’ın yardımıyla zafer elde ediyorlardı. Müslümanlar ALLAH’ın kendileri için vermiÅŸ olduÄŸu rütbelerden uzak kaldıkları zaman tek güvenceleri olan zafer araçlarından uzak kalmış oluyorlardı, iÅŸte bu yüzden kendilerini dinlerinden döndürmek isteyen en çirkin eziyetlerle onlara zulüm yaparak öldüren düşmanlarıyla savaşırken bile bu usullere uyuyorlardı. Resulullah öfkeyle heyecanlanınca KureyÅŸten iki kiÅŸinin yakılmasını emretti. Sonra geri dönerek yakılmamalarını söyledi. Çünkü ALLAH’tan baÅŸka kimse insanları yakamazdı.

Bundan sonra ayetin akışı Müslümanlarla savaÅŸan, onların dini hakkında fitneler çıkaran ve onları memleketlerinden çıkaran kimselerle savaÅŸma konusunda daha da fazla üsteliyor. Ve her ne ÅŸekilde olursa olsun nerede bulurlarsa bulsunlar onları öldürünceye kadar savaÅŸmalarını bildiriyor. Ancak Mescid-i Haram hariç. Kafirler orada savaşı baÅŸlatırlarsa onlara karşılık verilir. Fakat ALLAH’ın dinine girerlerse daha önce Müslümanlara ne kadar zulmetmiÅŸ olurlarsa olsunlar ve ne kadar savaşıp fitne çıkarmışlarsa da ellerini onlardan çekerler.

“Onları nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yerden sizde onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram’da onlarla savaÅŸmayın ki onlarda sizinle orada savaÅŸmasınlar. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa hemen onları öldürün; kâfirlerin cezası böyledir.”

Gerçekten dine tecavüz insan hayatında mevcut olan en mukaddes ÅŸeye tecavüzdür. Bundan dolayıdır ki; fitne öldürmekten daha kötü; nefsi öldürmekten, ruhu ve hayatı yok etmekten daha ÅŸiddetli olarak açıklanmıştır. Bu fitne ister tehdit, ister fiili eziyet ile olsun ister dolayısıyla insanları sapıklaÅŸtıran, ALLAH nizamından uzaklaÅŸtıran, O’nun nizamını inkâr ettiren veya ondan yüz çeviren bozuk bir nizamı yerleÅŸtirmekle olsun; hiç farkı yoktur. Bunun en yakın örneÄŸi dinin tebliÄŸ edilmesini yasaklayan ve dinsizlik öğrenimini hür kılan sosyalizmdir. Sosyalizm zina ve ÅŸarap gibi İslam’ca haram olan ÅŸeyleri serbest kılıp fertleri de çeÅŸitli araçlarla bunlara yöneltmeye çalıştığı gibi; diÄŸer yandan da ALLAH nizamındaki meÅŸru erdemlere uymayı da kötü gösterir. Kendisinin koymuÅŸ olduÄŸu o yeni ve bozuk düzeni, insanların ondan ayrılmasına imkân bırakmayacak bir ÅŸekilde zorunlu kılar.

İslam’ın inanç hürriyeti için koymuÅŸ olduÄŸu düzen budur. İnsan hayatında akideye vermiÅŸ olduÄŸu deÄŸer bu ÅŸekildedir. İslam’ın tabiatı ve insan varlığının gayesine bakış tarzı insanın var oluÅŸundaki gaye ibadettir. Sahibini ALLAH’a yönelten her hayırlı hareket ibadet sınırları içerisine girer. Şüphesiz ki insanın sahip olduÄŸu ÅŸeylerin en doÄŸal olanı inanç hürriyetidir. İnsandan bu hürriyeti çekip alan, onu doÄŸrudan veya dolaylı olarak dininden döndürmeye giriÅŸen kimse insanı öldürmeye kast edenden daha büyük bir cinayet iÅŸlemiÅŸtir. İşte onun için İslam onların düşüncesini öldürmeyi fitne, öldürmekle eÅŸit ve ona ölümle karşı koyar. Bundan dolayıdır ki ALLAH onlara, “onlarla savaşın” (ve Katiluhum) demiyor da “Onları öldürün” (Vaktulûhum) diye emrediyor. Her ne durumda olurlarsa olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar onları öldürün, onları öldürürken istediÄŸiniz silahı da kullanabilirsiniz. Åžu kadar var ki yakarak yahut da iÅŸkence ederek öldürmek İslamî esaslara uymaz. Mescid-i Haram’da da öldürmek yoktur. Çünkü ALLAHu Teala orasını emniyetli bir yer kılmıştır. Dostu İbrahim (s.a.)’nin duasını kabul ederek Mescid-i Haram’ın çevresini emniyetli bir yer haline getirmiÅŸtir. Orayı tüm insanları dönüp dolaşıp toplandıkları ve orada güvene ve refaha kavuÅŸtukları bir yer olarak kılmıştır. Orada bu makamın hürmetine uymayan kâfirlerden baÅŸkasıyla savaşınız. Åžayet kâfirler güvenilir belde sınırları içerisinde Müslümanları öldürmeye baÅŸlarlarsa iÅŸte o zaman Müslümanlar da onları öldürmekten geri kalmazlar. İşte insanları dinlerinden çeviren ve çevresinde güvenilir bir ÅŸekilde yaÅŸadıkları hürmetine uymayan kâfirlerin hak ettikleri cezadır: Bununla beraber vazgeçerlerse şüphesiz ALLAH Kadir ve Rahimdir.

ALLAH’ın rahmet ve affına uygun sonuç; küfürden yüz çevirmektir. Yoksa sadece Müslümanlarla savaÅŸmak veya onları dinlerinden döndürmeye son vermekten oluÅŸmaz. Müslümanları öldürmekten vazgeçmek sonuçta kendileriyle anlaÅŸma yapmaya zorunlu kılan fitnelerden vazgeçmektir. Fakat bu hareket onlara ALLAH’ın rahmet ve affediÅŸle küfür ve düşmanlıktan sonra bu deÄŸerlere eriÅŸebilmeleri için kâfirleri imana teÅŸvik söz konusudur. Kâfirleri bu deÄŸerlere teÅŸvik eden ve yalnızca Müslümanlar safına girmekle onları affedip üzerlerinden kısas ve diyeti kaldıran İslam; ne mükemmel bir dindir.

SavaÅŸmanın gayesi; insanları ALLAH’ın dininden saptırmamak, onları; içinde yaÅŸadıkları düzenin kuvveti veya benzeri tesirlerle dinlerinden döndürmemek ve üzerlerine aldatıcı, ÅŸaşırtıcı ve karışıklık çıkarıcı ÅŸeyleri musallat kılmamak için verilen bir teminattır. Bu teminat, ALLAH dininin aziz olması, taraftarlarını kuvvetlendirmesi, düşmanlarının ondan korkarak insanlara zulüm ve fitne yoluyla hücuma giriÅŸmemesi, imam isteyen kimsenin herhangi bir kuvvetin kendisine engel olacağından, kendini zulüm ve fitnenin geleceÄŸinden korkmaması için verilmiÅŸtir. Åžu halde ALLAH’ın dini galip gelinceye kadar İslam cemaati bu tecavüz edici kuvvetlerin kökünü kazımakla yükümlüdür.