Eûzü billâhi mineÅŸ ÅŸeytânir racîm…Bismillâhir rahmânir rahîm…
Elhamdü lillâhi rabbil alemîn… Alâ külli hâlin ve fî külli hîn… Ves salâtü ves selâmü alâ seyyidil evvelîne vel âhirîn, muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû biihsânin ilâ yevmid dîn… Emmâ ba’d:
Aziz ve muhterem kardeÅŸlerim!..
Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun…
Burada ikametimiz, bu kampta kalışımız esnasında, akÅŸam namazlarından sonra yarım saat kadar Hazret-i Ali –RA ve kerremallahu vecheh– Efendimiz Hazretleri’nin sözlerini okuyup izah edeceÄŸim. Elimde Hazret-i Ali Efendimiz’in sözlerini toplayan bir kitap var; o kitaptan onun mübarek hikmetli sözlerini size nakledeceÄŸim.
Sahabe-i Kirâm’ın içinde Hazret-i Ali Efendimiz’in sözlerini seçmemin sebebi, en baÅŸta gelen sebep: Türkiye’mizde ve İslâm Alemi’nin bir çok ülkesinde Hazret-i Ali RA Efendimiz’i özellikle çok seven ve ona candan baÄŸlı olan insanlar var… Tabii böyle mübarek, AÅŸere-i MübeÅŸÅŸere’den cennetlik bir büyüğümüzü sevmek güzel bir vasıf, iyi bir sıfat… Fakat, “Hazret-i Ali RA Efendimiz’i seviyorum, ona baÄŸlıyım… Onun yolundayım, onun fırkasındayım, onun zümresindeyim.” diyen kardeÅŸlerimizin bir kısmı Hazret-i Ali Efendimiz’i tanımıyor. Hazret-i Ali Efendimiz’i kendisine nümûne-i imtisâl edinmiyor; model insan olarak onu alıp, onun izinden gitmiyor. Onun yaptığı ibadetleri yapmıyor. Onun yapmadığı, yapmayacağı, memnun ve razı olmayacağı iÅŸleri yapıyor.
Yâni, Hazret-i Ali Efendimiz çıksa gelse, onların bu halini görse, aslâ memnun olmaz. Meselâ, namaz kılmamaları gibi… Meselâ, içki içmeleri gibi…
Hattâ, ben geçtiÄŸimiz günlerde burada bir ÅŸehirde, Hazret-i Ali Efendimiz’i seven zümreye mensub bir derneÄŸi ziyarete gittim, davetlerine icâbet ettim. İki üç saat kadar konuÅŸtuk. Öyle sözler söylediler ki, öyle ifadeler kullandılar ki; deÄŸil Hazret-i Ali Efendimiz’i seven bir insan söylesin, herhangi bir mü’min aslâ söylemez o sözü!.. O söz imana sığmaz, İslâm’a sığmaz ve o sözü söyleyen İslâm’dan dışarı çıkar… İmanını kaybeder, küfre düşer. Ben onlara dedim ki: “Bakın, sizin bu sözünüz İslâm’a sığmıyor, imandan bile çıkıyorsunuz.”
Meselâ, Allah-u Teâlâ Hazretleri hakkında çok yanlış sözler söylediler. Dedim ki: “Bu sizi doÄŸrudan doÄŸruya küfre düşürür. Hazret-i Allah CC aleyhinde söz söylemek sizi cehennemlik eder; bunu yapamazsınız!.. Hazret-i Ali’ye dayanarak hiç yapamazsınız, Hazret-i Ali’yi seviyorum diyerek hiç yapamazsınız. Herhangi bir ÅŸekilde de yapmanız mümkün olmaz.”
Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini tenkid ediyor. “Ayetleri tenkid edemezsiniz. Buna sizin içinde bulunduÄŸunuz pozisyon ve intisab ettiÄŸinizi söylediÄŸiniz ÅŸahıs müsâit deÄŸil…” dedim.
Peygamber Efendimiz’in hadis-i ÅŸeriflerini kabul etmiyor. Meselâ,
(Küllü mevlûdin yûledü alel fıtrati) “Her doÄŸan fıtrat-i İslâmiye üzere doÄŸar.” hadis-i ÅŸerifini de itirazla karşılıyor, hadis-i ÅŸeriftir dediÄŸimiz halde…
“Benim ÅŸimdi namaz kılmam lâzım!” diyorum; “Kılma, ne olacak?.. Bize faydalı konuÅŸmalar yapıyorsun, konuÅŸmaya devam et, sonra kılarsın!” diyor. Ben de diyorum ki:
(İnnes salâte kânet alel mü’minîne kitâben mevkûtâ) “Namaz insanların boynuna belirli zaman dilimleri içinde îfâ etmeleri gereken bir farzdır. Bunu te’hir etmek, kazaya bırakmak olur mu?.. Mümkün deÄŸil!..” diyorum.
Yâni Hazret-i Ali Efendimiz’i seven insanların grubu öyle bir hale gelmiÅŸ ki; içinde kâfiri barındırıyor, ateisti barındırıyor, inançsızı barındırıyor, kucaklıyor… Onunla yanyana olmuÅŸlar, onunla hemfikir olmuÅŸlar… Tabii, böyle bir ÅŸey onların aleviliklerine uymuyor, Hazret-i Ali Efendimiz’e mensub oluÅŸlarına uymuyor. O halde, Hazret-i Ali Efendimiz’den bahsetmemiz lâzım, Hazret-i Ali Efendimiz’in sözlerini anlatmamız lâzım, hayatını anlatmamız lâzım ki, onu gerçekten sevenler onun yolunda yürüsünler.
Bu bakımdan Sahâbe-i Kirâm’ın içinden Hazret-i Ali Efendimiz RA’ın sözlerinden, burada kaldığımız her akÅŸam inÅŸaallah birkaç tanesini –zaman ne kadarına müsaade ederse, o kadarını– açıklayacağım. Çünkü, burdaki bizim konuÅŸmalarımız sadece size münhasır kalmıyor, sadece siz dinlemiyorsunuz. Bunlar ses bantlarına geçiyor, video bantlarına geçiyor; Türkiye’ye gidiyor, dünyanın her yerine dağılıyor. Bir çok yerde dinleniyor, okunuyor.
Binâen aleyh, biz imanla ilgili bir ders yaptık sabahleyin… Bunu sırf sizin için yapmadık. Buradaki bu dekor içinde, bu zaman içinde, bu program içinde bu konuÅŸmayı yapıyoruz ama; bu bir çok zamanlar için, bir çok bölgeler için, bir çok insanlar için önemli bir konudur. İman konusudur, Allah’a iman konusudur, herkes için çok önemlidir. Onun için Amerika’ya da gidecek, Pakistan’a da gidecek, Malezya’ya da gidecek, Türkiye’ye de gidecek, Almanya’ya da gidecektir. Biz o ÅŸuurla bu konuÅŸmalarımızı yapıyoruz. AkÅŸamları yapacağımız bu konuÅŸmalar da bir çok yere dağılacağı için, dağıtılacağı için, tevzî edileceÄŸi için, burada bu günleri ganimet bilerek bu konuyu seçtik.
Tabii, bu konuda konuÅŸmak bizim boynumuzun borcudur. İnsanları doÄŸru yola çekmek, bizim vazifemizin gereÄŸidir. Bizim hasbel kader, –Allah’a hamd ü senâlar olsun kader bizi böyle eylemiÅŸ– Hazret-i Ali Efendimiz’in evlâdı, torunu olma durumumuz da vardır. Yâni, Hazret-i Ali Efendimiz’i uzaktan bir kimse olarak anlatmıyoruz, dedemizden bahsediyor olarak anlatmış oluyoruz.
Ayrıca Hazret-i Ali Efendimiz’in “Eimme-i İsnâ AÅŸer: Oniki İmam” denilen evlâtları ve onların içinden İmam Ca’fer-i Sâdık Hazretleri de bizim tasavvufî yolumuz olan Nakşî tarikatının ve diÄŸer tarikatların silsilesinde olan pirlerimizdendir, mürÅŸidlerimizdendir. İmam Ca’fer-i Sâdık Hazretleri, İmam-ı Âzam’ın da hocasıdır. O bakımdan, çeÅŸitli yönlerden yakınlığımız olduÄŸu için böyle bir konuyu açıyoruz.
Çünkü, müslümanları parçalamak, birbirlerine düşman etmek, birbirlerine düşürmek, birbirleriyle döğüştürmek isteyen bir plan var!.. Bunu görüyoruz. Irak’ı İran’a saldırttılar, Irak’ı Kuveyt’e saldırttılar… Irak’ı Türkiye ile kötü duruma düşürttüler, Suriye’yi Türkiye ile kötü duruma düşürttüler… Libya’yla Mısır’ı kötü duruma düşürttüler, Cezayir’le Tunus’u kötü duruma düşürttüler… Yâni tek bir yerde olsa, tesadüf diye düşünülebilir amma, planlı bir ÅŸekilde dünyanın her yerinde müslümanları birbirine düşürme çalışması var!.. Bizim de bunun aksini yapmamız lâzımdır.
Ayrıca temelsiz olan fikirleri, küfrü, inkârı, ÅŸirki kökleyip atmak vazifemizdir. YetiÅŸmemizin gereÄŸidir, aldığımız mânevî görevin gereÄŸidir. O bakımdan bu konuyu açıyoruz. Besmeleyle bu akÅŸam, burada, bu kampın ilk konuÅŸmasına; Hazret-i Ali Efendimiz’in sözleriyle ilgili ilk konuÅŸmaya ÅŸu anda böylece baÅŸlamış oluyoruz.
OkuduÄŸumuz eser, Hazret-i Ali Efendimiz’in sözlerini toplayan bir eserdir. Necef’te basılmıştır. Elfü kelimetin liemîril mü’minîne ve seyyidil büleÄŸa vel mütekellimîn el’imâm ali ibn-i ebî tâlib aleyhis selâm baÅŸlığını taşıyor. Bunun ilk sayfasından okuyorum:
1. (Kâne aleyhis selâm kesîren mâ yekulü) “Ona selâm olsun Hazret-i Ali şöyle söylerdi. Ne zaman?.. (izâ feraÄŸa min salâtil leyl) Gece namazını kıldıktan sonra ÅŸu sözleri söylerdi.
Salâtül leyl, teheccüd namazıdır. Geceleyin takvâ ehli insanların, salihlerin, abidlerin uykusunu fedâ edip kalkıp kıldığı bir namazdır. Peygamber SAS Efendimiz’e Kur’an-ı Kerim’de, bismillâhir rahmânir rahîm:
(Ve minelleyli fetehecced bihî nâfileten lek, asâ en yeb’aseke rabbüke makamen mahmûdâ) diye teheccüd namazı kılması tavsiye buyurulmuÅŸtur Allah tarafından… Peygamber SAS de bizlere tavsiye etmiÅŸtir gece namazı kılmayı… Çünkü, gecenin çok büyük feyzi vardır, çok büyük bereketi vardır.
“Gece vaktinde mânevî bakımdan göğün kapıları açılır ve Allah-u Teâlâ Hazretleri kullarına: ‘Yok mu benden af isteyen?.. İstesin affedeceÄŸim!.. Yok mu benden bir talebi olan?.. Dilesin, dilediÄŸini vereceÄŸim!.. Yok mu benden maÄŸfiret taleb eden?.. Onu afvü maÄŸfiret eyleyeceÄŸim!..’ diye kullarına seslenir.” diyor Peygamber Efendimiz… Bu seslenme bütün gece devam eder, imsak kesilinceye kadar… İmsak kesildikten sonra biter.
Demek ki, imsak kesilmezden önce geceleyin kalkıp ibadet eden, Allah’a yalvaran; Allah’tan arzusunu, talebini, duasını, niyazını isteyen muradına erer. Allah’ın affına mazhar olur, lütfuna ihsanına nâil olur.
Onun için biz de sizlere Peygamber Efendimiz’in sünneti olan gece namazını, salihlerin adeti olan gece kalkıp teheccüd namazı kılmayı tavsiye ederiz. Evet, ÅŸu yaz günlerinde gece kısa olduÄŸundan, gece namazına kalkış biraz zordur amma, bunun kışı da vardır. Åžimdi biraz zor yapılsa bile, ÅŸimdi de sabah namazından sonra dinlenme imkânınız vardır. Yine de yapmanızı tavsiye ederim.
Peygamber Efendimiz yapardı, Hazret-i Ali Efendimiz yapardı… Salihler, evliyâullah büyüklerimiz geceleri böyle kalkar, yana yakıla ibadet ederlerdi. Yunus Emre’nin ilâhisini hemen hatırlıyoruz; ne diyor:
DaÄŸlar ile, taÅŸlar ile,
Çağırayım mevlâm seni!..
Seherlerde kuÅŸlar ile,
Çağırayım mevlâm seni!..
Seher dediÄŸi, iÅŸte bu teheccüd namazı kılınan gecenin son vaktidir. Yâni sahura kalktığımız, oruç için yemek yediÄŸimiz zamanlardır. “Seherlerde kuÅŸlar ile, / Çağırayım mevlâm seni!..” KuÅŸlar cıvıl cıvıl ötüşmeÄŸe baÅŸlar; ben de kalkayım, dua edeyim!” diyor.
(Vel müstaÄŸfirîne bil eshâr) diye seher vakitlerinde kalkıp tevbe eden Sahabe-i Kirâm’ın sevabının çok olduÄŸu Kur’an-ı Kerim’de bildiriliyor.
Müzzemmil Sûresi’nde de Allah-u Teâlâ Hazretleri bu ümmete, selef-i salihînimize tavsiye eylemiÅŸ ki:
(Kumil leyle illâ kalilâ. Nısfehû evinkus minhu kalîlâ. Ev zid aleyhi ve rattilil kur’âne tertîlâ.) “Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl! Gecenin yarısını kıl! Yahut bunu biraz azalt, ya da çoÄŸalt ve Kur’an’ı tane tane oku!”
Sonra:
(İnne rabbeke ya’lemu enneke tekumu ednâ min sülüseyil leyli ve nısfehün ve sülehû ve tâifetün minellezîne meake) diye son ayet-i kerimesinde de Sahabe-i Kirâm’ın bu emri tutarak, geceleri kalkıp çok çok ibadet ettikleri, uykularını çok fedâ ettikleri ifade ediliyor. Bu kadar da aşırı yapmalarına lüzum olmayıp daha hafif bir tarzda gece ibadetini yapmaları tavsiye ediliyor.
Hazret-i Ali Efendimiz (Radıyallahu anh ve kerremallahu vecheh)… Hazret-i Ali Efendimiz’e biz “Radıyallahu anh” diyoruz. Çünkü:
(Radıyallahu anhüm ve radû anh) diye ayet-i kerimede Allah’ın onlardan –Sahabe-i Kiram’dan– razı olduÄŸu iÅŸaret edilmiÅŸ. Ayrıca “Kerremallahu vecheh” diyoruz. Çünkü, Allah-u Teâlâ Hazretleri ona büluÄŸa ermeden İslâm’ı nasib ettiÄŸinden, onun yüzü tertemiz kaldı; hiç küfre yönelmedi. Yâni, cahiliye çağını yaÅŸayıp da, ondan sonra müslüman olan insanlar gibi deÄŸil… BüluÄŸa ermeden, daha çocuk yaÅŸtayken Peygamber Efendimiz SAS’e iman etti. çocuklardan ilk iman edendir. Böylece yüzü pırıl pırıl, tertemiz kaldı. Yüzünde hiç bir mahcûbiyet durumu olmadı. Allah onun yüzünü ak etti. Onun için “Kerremallahu vecheh: Allah onun yüzünü asilleÅŸtirdi” diyoruz.
Åžia’da ona “Aleyhis selâm” derler. Biz “Aleyhis selâm” sözünü sadece enbiya ve mürselîn için kullanırız. İsâ Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâm… gibi. Sahabe-i Kiram için “Radıyallahu anh” deriz. Ama Hazret-i Ali Efendimiz için husûsî olarak bir de “Kerremallahu vecheh” diyoruz.
Hazret-i Ali Efendimiz geceleyin kalkardı, teheccüd namazı kılardı. Peygamber Efendimiz’in bir hadis-i ÅŸerifini bu arada hemen hatırlatayım size:
(Rek’atâni minel leyl) “Geceleyin kılınan iki rekâtcik bir namaz, uykuyu bölüp de kılınan bu namaz; (hayrün mined dünyâ ve mâ fîhâ) bütün dünyadan ve dünyanın içindeki her türlü mal, mülk, zenginlik ve servetten daha hayırlıdır, daha kıymetlidir.
İşte Hazret-i Ali Efendimiz de gece kalkar ibadet ederdi; bir çok Sahabe-i Kiram gibi, bir çok sâlihler gibi, evliyâullah gibi… Namazından sonra da şöyle dua edermiÅŸ: –Ben sabahleyin, “Allah’ın varlığını ilmen, scientific olarak insanın anlaması lâzım!.. Aklen ve mantıken bulmak durumunda ve o kabiliyettedir insan… Mutlaka bulması lâzım!.. Alimler de tabii, çok daha iyi bir ÅŸekilde Allah’ın varlığını kavrarlar. Kur’an-ı Kerim bize etrafı ibret gözüyle seyretmeyi ve ordan Allah’ın varlığına deliller çıkartmayı tavsiye ediyor.” demiÅŸtim. Bakın, Hazret-i Ali Efendimiz de tevâfuken aynı konuyu iÅŸliyor.–
(EÅŸhedü ennes semâvâti vel arda ve mâ beynehümâ ayatün tedillu aleyke) “Yâ Rabbbi! Åžehadet ederim ki, gökler ve yer, bunların arasındaki bütün yaratıklar, senin varlığını gösteren delillerdir. Bütün gökler delildir, yeryüzü delildir… Bunların arasındaki bütün varlıklar, senin varlığına ÅŸehadet eden, gösteren delillerdir.” Yâni, parmak izi gibi küçük bir iz, emâre aramaÄŸa lüzum yok; ÅŸehadet ederim ki her ÅŸey, bütün varlıklar senin varlığını gösteren delillerdir.
(ve ÅŸevâhidü teÅŸhedü bimâ ileyhi deavte) “Bunlar aynı zamanda senin çağırdığın, dâvet ettiÄŸin konulara ÅŸahitlik eden şâhitlerdir.” Yâni, sen doÄŸru imana dâvet ediyorsun… Peygamber gönderip, Kur’an indirip, insanlara varlığını birliÄŸini, esmâ-i hüsnâ’nı anlatıyorsun… Dünyayı, ahireti bildiriyorsun… İnsanların din konusunda bilmediÄŸi hususları bildiriyorsun… İşte bütün bu varlıklar senin söylediÄŸini doÄŸrulayan ÅŸahitlerdir.
(küllü men yüeddi ankel hüccete ve yeÅŸhedüleke birubûbiyyeti mevsûmün biâsâri ni’metike) “Senden bize delil mahiyetinde olan her ÅŸey ve senin rubûbiyyetini, alemlerin rabbi olduÄŸunu; yaratıcısı ve yöneticisi, besleyicisi ve geliÅŸtiricisi, ihtiyaçlarını karşılayıcısı olduÄŸunu gösteren ÅŸeyler, ÅŸahitler, senin nimetlerinin eserleri olarak iÅŸaretlidirler.”
Rubûbiyyetin mânâsı geniÅŸ… Rab demek; alıp geliÅŸtiren, yaratıp ondan sonraki ihtiyaçlarını da görüp büyüten, geliÅŸtiren demek…
(ve meâlimü tedvirü alemike) “Senin kâinatı yönettiÄŸinin, kâinatın sahibi, idarecisi ve mâliki olduÄŸunun kesin göstergeleridir. Büyük iÅŸaretlerdir bu varlıklar… (bihâ an halkıke) Bu yaratıklarından, mahlûkatından ne kadar yüce olduÄŸun görülüyor, anlaşılıyor.”
(fe erselte ilâ kulûbihim min ma’rifetik) “Bu varlıklara bakınca, sen onları müşâhede eden, onları güzel gören insanların gönlüne ma’rifetullahı gönderiyorsun. (mâ anesehâ min vahÅŸetil fikir) Fikirdeki yalnızlıktan o gönderdiÄŸin irfan bilgileri, irfan hazineleri onları kurtarıyor. (ve kefâhal ihticâc) Ve delil gösterme konusunda yeterli oluyor bu gönderdiÄŸin ÅŸeyler…”
(fe inne şâhidetün) “Bütün bu varlıklar şâhittir ki; (bi enneke lâ te’huzükel evhâm) sen o kadar yücesin ki, insanların vehimleri seni tam anlayamaz.” İnsan acizdir, insan aklı yeterli deÄŸildir. (ve lâ tüdrikükel ukul) “Akıllar seni tam mânasıyla kavrayamaz, senin büyüklüğünü idrak edemez. (ve lâ reel ebsâr) Gözler de seni göremez.”
Yâni, “Bu yerleri, gökleri ve yerlerin göklerin içindeki varlıkları incelediÄŸimiz zaman görüyoruz ki; gözler seni göremez, akıllar senin yüceliÄŸini, büyüklüğünü, künhünü, mahiyetini tam mânâsıyla anlayamaz. İnsanın düşünceleri ki, nihâyet birer vehim sayılır. Aciz insanın aciz düşüncesi; ne olacak?.. DoÄŸruluÄŸu da kesin deÄŸildir. İnsanoÄŸlunun düşüncelerinin hepsi doÄŸru diye bir ÅŸey yoktur. Nihâyet kendi aklı seviyesi, irfanı seviyesindedir; vehimdir. Bu vehimler seni tam mânâsıyla kavramaÄŸa yeterli deÄŸildir.” Bu anlaşılıyor.
“Åžu gökyüzüne baktığımız zaman, yâ Rabbi görüyoruz ki, sen yücelerin yücesisin!.. Bu kadar muazzam varlıkları böyle yarattığına göre, senin büyüklüğün ne kadar, sen ne büyüksün yâ Rabbi!.. Nasıl emsalsiz bir hâliksın!.. Bunlara bakıyoruz, aklımızın seni tam mânâsıyla idrak edemiyeceÄŸini anlıyoruz; gözümüzün seni göremeyeceÄŸini anlıyoruz.” demek istiyor.
Hakîkaten de Mûsâ AS’a Tur Dağı’nda vahiy geldiÄŸi zaman; “Ben senin rabbinim yâ Mûsâ!” diye Allah-u Teâlâ Hazretleri ona vahyetti, emirlerini bildirdi. O, peygamber olarak o ilâhî tecellîye mazhar olunca, –tabii sevgisinden, saygısından, merakından, aÅŸkından, aÅŸkullahtan, muhabbetullahtan– dedi ki:
(Rabbi erinî enzur ileyk) “Yâ Rabbi! Vahyini duyuyorum ama, kendini de göster, seni de göreyim!.. Sesini duyuyorum, vahyin bana geliyor ama cemâlini de göreyim yâ Rabbi!.. (erinî) Göstert kendini bana!.. (enzur ileyk) Seni temâşâ edeyim, nazar edeyim sana!..” dedi.
Onun üzerine dedi ki Allah-u Teâlâ Hazretleri:
(Kale lenterânî) “Göremeyeceksin; bu hal, bu sıfat sende olduÄŸu müddetçe görmen mümkün olmayacak, olacak ÅŸey deÄŸil!.. (velâkin ünzur ilel cebel) Karşıdaki ÅŸu Tur Dağı’na bir bak! (fe inistakarra mekânehû fe sevfe terânî) Sen etten kemikten yapılmışsın, ezilirsin, büzülürsün, dayanamazsın. EÄŸer o daÄŸ o azametiyle, o kuvvetiyle, o saÄŸlamlığıyla, taÅŸtan yapılmış o koca daÄŸ tecelliye, Allah’ın görünmesine tahammül ederse; o zaman sen de görebilirsin. Bak bakalım daÄŸ tahammül edebilecek mi?..” dedi. Tecellî, görünmek demek…
(Felemmâ tecellâ rabbühû lil cebeli cealehû dekken) Allah-u Teâlâ Hazretleri bizim mahiyetini anlayamayacağımız, aklımızın almayacağı bir ÅŸekilde Tur Dağı’na tecellî eyleyince; o tecellînin nurlarından, azametinden, –yeni kelimeyle– enerjisinden daÄŸ parça parça oldu. O tecellî parça parça eyledi o dağı…
(ve harra mûsâ saika) Mûsâ Aleyhisselâm bu müthiÅŸ manzara karşısında bayıldı, yere serildi kaldı. (felemmâ efâka) Kendine gelince, uyanınca, ayıkınca; (kale sübhâneke tübtü ileyke ve ene evvelül mü’minîn) “Yâ Rabbi, tevbe… Anladım ki senin cemâlini, tecellîni algılayabilmek tahammül edilebilecek bir ÅŸey deÄŸilmiÅŸ… O nûrun, o enerjinin büyüklüğüne tahammül etmek mümkün deÄŸilmiÅŸ; anladım!.. Ben sana teslim olanların ilkiyim! Sana her halinle teslim oluyorum; ne eylersen güzel eylersin yâ Rabbi!..” diye teslim oldu. İşte gözler göremez dediÄŸi bu…
Geceleyin tabii, bizim gibi böyle beton çatılar altında deÄŸillerdi. Hava sıcak Suudî Arabistan’da… Gidenler biliyor, Hicaz sıcak… Herhalde gece namazına kalktığı zaman gökleri, yıldızları görüyordu mübârekler… Hem de orada yıldızlar, sanki elini uzatsan tutacakmışsın gibi yakın… Ay sanki daha büyük, güneÅŸ daha büyük gibi oluyor. Orda gece manzarası harika oluyor.
Åžimdi o manzaranın altında: “Yâ Rabbi! Gökler ve yer senin varlığına delâlet eden birer alâmettir. Hepsi sana ÅŸahâdet ediyor, senin büyüklüğünü gösteriyor. Anlıyoruz ki, içimize doÄŸuyor ki, senin irfan bilgilerin bizim içimize giriyor da anlıyoruz ki yâ Rabbi; hayaller, vehimler seni seni tahayyül edemez!.. Akıllar senin büyüklüğünü tam kavrayamaz, gözler seni göremez!.. Åžu kudretin büyüklüğüne bak yâ Rabbi!..” diyordu.
Sonra da şu cümlenin altını çizdim muhterem kardeşlerim, bakın ne buyuruyor:
(ve eûzü bike) “Yâ Rabbi sana sığınırım… (en usire bikalbin ev lisânin ev yedin ilâ gayrike) Gönlümle, yahut dilimle, yahut elimle senden bir baÅŸkasına işâret etmekten, meyletmekten sana sığınırım yâ Rabbi!.. (lâ ilâhe illâ ente vâhiden, ehaden ferden) Çok iyi idrak ettim, anladım ki, senden baÅŸka ilâh yok!.. Sen teksin, birsin!.. Fertsin, ÅŸerikin nazîrin yok, teksin!.. Bütün mahlûkatın muhtac olduÄŸu Rab’sin!.. Herkes hâcetini sana arzeder, herkes niyazını sana yapar… Herkes beklediÄŸini senden bekler; bekleyene sen verirsin… İsteyen senden ister; isteyene sen verirsin yâ Rabbi!.. (ve nahnü leke müslimûn.) Biz sana teslim olmuÅŸ müslümanlarız yâ Rabbi!..” diye gece namazından sonra böyle dua ederdi Hazret-i Ali Efendimiz…
Ne çıkıyor bu sözlerin arkasından, onu açıklayalım! Çünkü, Arapça bilmeyen kimseler de dinleyecek bu bantları… Açıklayalım:
Hazret-i Ali Efendimiz beÅŸ vakit farz namazlarını kılar; onun yanı sıra, geceleyin de kalkıp namaz kılardı. EÄŸer sen, “Ben Hazret-i Ali’yi seviyorum!” diyorsan, onun yaptıklarını yapacaksın!.. EÄŸere seviyorsan, seven sevdiÄŸine tâbi olur. Göklere bakacaksın, yıldızlara bakacaksın, yere bakacaksın; bu yerdeki, gökteki yaratıkları ibret gözüyle temâşâ edeceksin… “YŒÊRabbi! Bunların hepsi senin varlığına ÅŸahitlik ediyor; bunların yaratıcısı sensin yâ Rabbi!..” diye teslim olacaksın!..
Tabii, Hazret-i Ali Efendimiz ve bütün Sahâbe-i Kirâm, bütün müslümanlar ve bütün bilen insanlar; Allah’ın kelâmını bilen insanlar, İslâm tarihini bilen insanlar, olayları ve olayların içindeki kiÅŸileri bilen insanlar bilirler ki, namaz çok önemli bir ibâdettir. Namaz mü’minin mîracıdır. Kulun Allah’ın dergâh-ı ilâhîsine, bârigâh-ı samedânîsine dâvet olunduÄŸu, davetli olarak gittiÄŸi bir ibadettir. Allah dâvet ediyor çünkü… “Hayyales salah: Gelin namaza!..” diyor. Allah dâvet ediyor, kul da “Peki, geliyorum!” diyor. Geliyor ve Allah’ın dâvetine icâbet edip huzuruna giriyor. Çok zevkli bir ÅŸeydir.
Onun için, Peygamber SAS Efendimiz buyurdu ki:
(Kurretü aynî fis salâh) “Gözümün ÅŸenliÄŸi, serinliÄŸi namazda…” Namazdan o kadar zevk alıyordu.
Hazret-i Ali RA Efendimiz bir savaÅŸta ÅŸiddetli bir ÅŸekilde yaralandı. Yarasının içinde etine saplanan ok veya zırh parçası kaldı. ÅžiÅŸti, irin topladı. Zonkluyor, tahammül edilecek gibi deÄŸil… ÅžiÅŸmiÅŸ, kızarmış, korkunç bir durumda… Dediler ki:
“–Yâ Emîrel Mü’minîn! Bunu ameliyat etmek lâzım; keseceÄŸiz, baÅŸka çare yok!..”
“–Ben namazdayken yapın!” dedi.
Tahammül edemiyor baÅŸka zaman… Namazdayken yaptılar, farkına varmadı. Yaptılar, bitirdiler, dediler ki:
“–Yâ Emîrel Mü’minîn! Namazda ameliyat ettik, gık bile demediniz.”
“–Yaptınız mı?..” dedi.
“–E, haberiniz yok mu?..” dediler.
“–İnsan olmadığı yerdeki olayı nereden bilsin?” dedi. Yâni, “Ben orada deÄŸildim ki…” dedi.
Bu neyi gösteriyor?.. Hazret-i Ali RA Efendimiz’in namazında rûhen bedenden ayrılıp çok yüksek hallere eriÅŸtiÄŸini, çok yüksek mertebelere çıktığını gösteriyor. Bedenine ne yapılıyorsa, onu duyacak halde deÄŸil ruhu… Hazret-i Ali Efendimiz namazı böyle kılıyordu.
Bazıları diyorlar ki, konuÅŸtuÄŸumuz kimselerden…
“–Camiye geliyor musunuz?” diye soruyorum ben…
“–Gelmiyoruz.” diyorlar.
“–Niye gelmiyorsunuz?..”
“–Hazret-i Ali Efendimiz camide öldürüldü…”
Hazret-i Ali Efendimiz mutfakta öldürülseydi, hiç yemek yemiyecek miydik?.. Hazret-i Ali Efendimiz mektepte öldürülseydi, hiç çocuklarımızı okutmayacak mıydık?.. Hazret-i Ali Efendimiz çarşıda pazarda öldürülseydi, hiç iÅŸ güç yapmayacak mıydık?.. İnsafa sığar mı böyle bir mantıkla Allah’ın emri olan namazı kılmamak; mü’minin mîracı olan ÅŸerefli dâvete icâbet etmemek?.. Böyle bir ÅŸey olur mu?.. Akla mantığa sığacak bir ÅŸey deÄŸil… Tabii, bu çok yanlış bir ÅŸey…
Öyle tembellikten kılmamak ayrı… “İşte kusura bakma hocam, alışmadık da, çocukken öğretmediler de… İşte abdest almak zor geliyor da… vs.” Tembellik ayrı ama, hem kılmayıp, hem de kılmamasına bir kulp takmak, bir mâzeret uydurmak; buna Hazret-i Ali Efendimiz de râzı gelmez, aklı başında hiç bir insan da râzı gelmez!.. Allah da böyle bir ÅŸeyi affetmez!..
Hepimiz Allah’ın kuluyuz, hepimiz Allah’a karşı samîmî olmak zorundayız ve ibâdetimizi samîmiyetle yapmak zorundayız!..
İnsan öldükten sonra ahirette ilk sorgusu namazdan olacak, “Namazlarını kıldın mı?” diye olacak!.. Namazlarını kılmışsa, öteki hesapları kolay olacak. Kılmamışsa, orda azab baÅŸlayacak. Bir hadis-i ÅŸeriften anlatayım size, namaz kılmayanın azabının ne olduÄŸunu:
Peygamber Efendimiz Cebrâil AS ile mânevî bir müşahedesinde, seyahatinde bir adam gördü. Adam elindeki kocaman bir kayayı öteki adamın kafasına bütün hızıyla patlatıyor… Öteki adamın kafası parçalanıyor, yerlere saçılıyor… Bir taÅŸ vurup kafasını dağıtıyor, öldürüyor adamı… Fakat, Allah tarafından kafası tekrar bir araya geliyor, tekrar eski halini alıyor… Bu taşı yine kaldırıyor, yine vuruyor, yine parçalıyor… Yine bir araya geliyor; yine parçalıyor…
Peygamber Efendimiz dedi ki:
“–Yâ Cebrâil kardeÅŸim, bu korkunç manzara nedir, bu hal nedir?.. Bu adam bu taşı öteki adımın kafasına niçin vuruyor?.. Her seferinde bu adamın kafası darmadağın dağıtılıyor; kanları, beyni yerlere saçılıyor… Sonra tekrar bir araya geliyor. Bu nedir?..”
Cebrâil AS:
“–Yâ Rasûlallah! Bu kafası parçalanan adam, dünyadayken namazın Allah’ın emri olduÄŸunu bildiÄŸi halde kılmayan insandı. ‘Bu kafayla namazın Allah’ın emri olduÄŸunu bildin de yine namaz kılmadın mı?” diye, onun için böyle azab görüyor. Onun cezâsı budur.” dedi.
Anlayın ki, namaz kılmayanın mânevî bakımdan ahirette cezası ne kadar ağırmış!.. O halde herkesin namaz kılması icâb ediyor.
Tabii, namazın fonksiyonu nedir, faydası nedir?.. Orucun fonksiyonu, faydası, görevi nedir?.. Haccın sonucu, neticesi, faydası nedir?.. Zekâtın sonucu, faydası nedir?..
Çok net olarak biliyoruz ki, oruç insana sıhhat kazandırıyor. Ruhunu kuvvetlendiriyor, bedenini dinlendiriyor, sıhhat kazandırıyor. Çok net olarak biliyoruz, orucun çok faydaları var… Hattâ doktorlar, muayene ettikleri zaman dinsiz, imansız, alâkasız insanlara bile perhiz yapmayı tavsiye ediyorlar; ÅŸunu yeme, bunu yeme tarzında…
Haccın faydasını biliyoruz; bütün müslümanlar dünyanın her yerinden senede bir defa gelip oraya toplanıyorlar.
Zekâtın faydasını herkes biliyor; çünkü, zengin parasına fakire veriyor. Fakirin işi görülüyor. Zenginle fakir arasında muhabbet meydana geliyor, toplum düzene giriyor.
Namazın faydası nedir?.. Namaz insanı günde beÅŸ defa pisliklerden yıkıyor, Rabbinin huzuruna çıkartıyor. İyi insan olmasını saÄŸlıyor, kontrolünü saÄŸlıyor. Günde beÅŸ defa…
Åžuna benzetiyorum ben: Gece bekçileri vardır fabrikalarda veya büyük müesseselerde… Elinde anahtar vardır. Anahtarla kurulacak belli saatler vardır o müessesede… Belli zamanlarda oralara gider, o saatlere anahtarı sokup çevirir. Böylece ertesi gün patron bilir ki, bu bekçi vazifesini güzel yaptı. Buraları dolaÅŸmış, saatleri de kurmuÅŸ. Kurmasa; oralarda vazifeyi yapmadığı, oralara gelmediÄŸi, bekçilik yapacağım deyip de parayı alıp, yan gelip yattığı anlaşılır. Mutlaka kuracak onları… Oraları dolaÅŸtığı zaman bekçiliÄŸi yapmış oluyor.
İşte onun gibi, namaz insanı belli zamanlarda huzur-u Rabbil İzzet’e çıkartıp, kendisinin kontrolünü saÄŸlıyor. Kötülüklerden alıkoyuyor ve temizliyor. Onun için ayet-i kerimede buyruldu ki, bismillâhir rahmânir rahîm:
(İnnes salâte tenhâ anil fahşâi vel münker, ve lezikrullahi ekber, vallahu ya’lemu mâ tesnaûn.) “Muhakkak ki namaz, fuhÅŸiyattan, münkerattan korur.” diye…
Demek ki, Allah’ın kötülükleri engelleyen bir tedbiri olduÄŸu için, namazın günde beÅŸ vakit kılınması lâzım!..
–Üç vakit olsa olmaz mı?..
–Olmaz, beÅŸ vakit olacak!..
–Bir vakit olsa olmaz mı?.. Haftada bir olsa olmaz mı?.. Yılda bir olsa olmaz mı?..
–Olmaz! Çünkü, yılda bir defa yıkansa bir insan, yılın öteki zamanlarında tekeden beter kokar, kimse yanına yanaÅŸamaz. Günde beÅŸ defa yıkanacak!.. Öyle yılda bir defa yıkanma olmaz. Günde bir defa ibadet yetmez. Haftada bir defa ibadet yetmez!..
–Ne kadar yeter, dozaj ne kadar olacak?..
–Günde beÅŸ defa olacak!.. O kadar.
–Kim söylemiÅŸ?..
–Alemlerin Rabbi, bizi yaratan halikımız günde beÅŸ defa bunun olması gerektiÄŸini söylüyor.
Muhterem kardeşlerim, bir tane daha okuyalım! Çünkü, ikinci sözü de bu konuyla ilgili:
2. (İlâhî kefânî fahren en tekûnelî rabben ve kefânî izzen en ekûne leke abdâ. Ente kemâ üridü fec’alnî kemâ türîd.)
Arapça bilen bir insan ÅŸunu hemen yazar. Çok güzel bir söz!.. O kadar güzel söylemiÅŸ, o kadar tatlı ki, ÅŸiir gibi… Çok güzel bir vecîze…
Mânasını söyleyelim:
(İlâhî) “Ey benim ilâhım, mâbudum,Rabbim, Allah’ım! (kefânî fahren en tekûnelî rabben) Senin benim rabbim olman, benim için övünç olarak yeter!.. Övünüyorum; elhamdü lillâh ki sen benim rabbimsin… Sen benim rabbim olman, övünç olarak yeter yâ Rabbi!.. Kimsin sen?.. Allah’ın kuluyum elhamdü lillâh… Allah benim rabbim… “Bu, ÅŸeref olarak, övünme olarak yeter bana yâ Rabbi!..” diyor. Allah-u Teâlâ Hazretlerine olan sevgisine bak!..
Ve devam ediyor::
(ve kefâni izzen en ekûne leke abden) “Ve bana ÅŸeref olarak, izzet ve itibar olarak sana kul olmak, yeter!..” Halbuki kul olmak iyi deÄŸildir. Kul olmak; köle olmak, birisinin esiri, kölesi olmak demek… “Ama bana ÅŸeref olarak, sana köle olmak, sana kul olmak yeter yâ Rabbi!..” Sanatlı ifade kullanıyor.
Yâni, dünyada bir insanın bağımlı olması, esir olması, köle olması izzet deÄŸildir… İzzetsizliktir, itibarsızlıktır, horluktur, hakirliktir. Zavallıdır o insan… Ama diyor ki: “Senin benim Rabbim olman bana övünç olarak yeter!.. Benim senin kulun olman bana izzet ve itibar olarak yeter!.. Ne mutlu ki, sen benim Rabbimsin!.. Ne mutlu ki, ben senin kulunum!.. Bana izzet ve itibar olarak, sana kul olmak yeter yâ Rabbi!..”
Sonra duasının güzelliğine bakın:
(ente kemâ ürîdü) “Yâ Rabbi, sen tam benim arzuladğım, istediÄŸim gibisin! Cömertsin, merhametlisin, erhamür rahimînsin, ekremül ekremînsin!.. Esmâ-i hüsnânın sahibisin!.. Her yönden tam istediÄŸim gibisin Rabbim olarak…
(fec’alnî kemâ türîdü) Beni de senin sevdiÄŸin gibi yap yâ Rabbi!.. Sen tam benim sevdiÄŸim, istediÄŸim gibisin!.. Beni de yâ Rabbi, senin istediÄŸin gibi yap!.. Sen Rabbül Alemîn olarak her bakımdan güzelsin, her ÅŸeyin güzel… Beni de güzelleÅŸtir yâ Rabbi!.. Beni de senin istediÄŸin gibi bir hale getir!..”
Ne kadar güzel bir söz… Arapça bilenlerin mutlaka bunu böyle ezberlemesi lâzım!.. (İlâhî kefânî fahren en tekûnelî rabben ve kefânî izzen en ekûne leke abdâ. Ente kemâ üridü fec’alnî kemâ türîd.) Ne güzel bir dua…
Üçüncü sözünü söylüyorum; üç sözüyle bir ders tamam olsun:
3. (Mâ hâbemruün adele fî hükmihî ve et’ame min kutihî ve zahare min dünyâhu liâhiretihî) Uzun söylememiÅŸ, kısa vecîze…
(Mâ hâbemrüün) “Åžu iÅŸleri yapan adam aslâ hâib ve hâsir olmaz; dünyada, ahirette piÅŸman ve periÅŸan olmaz:” Hangi iÅŸleri yapan?.. (adele fî hükmihî) “Hükmünde adalet eden… İki kiÅŸi arasında hükmettiÄŸi zaman, âdilâne bir söz söyleyip adaletle hükmeden… (ve et’ame min kutihî) Kazandığı rızkından, kazancından, yiyeceÄŸinden baÅŸkasına yediren… (ve zahare min dünyâhu liâhiretihî) Dünyasından ahireti için malzeme biriktiren… Üç ÅŸey:
1. Hükmünde adil olan, hükmettiÄŸi zaman adaletle hükmeden…
2. Kendi yiyeceÄŸinden baÅŸkasına yediren, ziyafet veren, ikramda bulunan…
3. Dünyasında ahireti için hazırlık yapıp, malzeme hazırlayıp, toplayıp oraya gönderen…
Tabii, bir insan bunların aksini yapsa hâib ve hasîr, piÅŸman ve periÅŸan olur… İki cihanda berbad olur. HükmettiÄŸi zaman adaletle hükmetmese, Allah ondan intikam alır, ahirette büyük cezalara uÄŸratır. Adaletle hükmetmeyen hükümdarlar, adaletle hükmetmeyen kadılar, hakimler çok büyük cezalara çarptırılacak.
Hattâ bir hadis-i ÅŸerifte geçiyor ki, “On kiÅŸi veya ondan fazla insana hakim olmuÅŸ, lider olmuÅŸ her insan, kıyamet günü elleri boynuna baÄŸlanmış esir gibi gelecek.” Vietnam esirleri gibi…
–Neden?..
–On kiÅŸi ve on kiÅŸiden fazla insanın başına emir oldu, hükümrân oldu, baÅŸkan oldu diye…
Eskiden esirleri kıpırdayamasın diye ellerini ensesine baÄŸlarlarmış. Öyle elleri ensesine baÄŸlı gelecek… “Sorulacak, hesabı yapılacak… O maiyetindeki insanlara adaletle hükmetmiÅŸ ise, çözülecek elleri… ‘Haydi kurtardın paçayı!..’ denilecek. Adaletle hükmetmediyse, baÄŸları üstüne baÄŸlar baÄŸlanıp cehenneme sevkedilecek!” diyor Peygamber Efendimiz…
İkincisi; yediÄŸinden, kazandığından baÅŸkasına yedirmek… Bu da çok sevaplı bir ÅŸey ve Hazret-i Ali Efendimiz cömertliÄŸiyle tanınmış. Biliyorsunuz, Dehr Sûresi’nde anlatılıyor:
(Ve yut’imûnet taâme alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ) “Onlar kendi canları çekmesine raÄŸmen yemeÄŸi yoksula, öksüze ve esire yedirirler.” ayet-i kerimesinde anlatılan durum…
Bir akÅŸam yemeÄŸi hazırlamışlar, yiyecekler. Miskin bir dilenci gelmiÅŸ kapıya, yiyecek istemiÅŸ. Yiyeceklerini tenceresiyle, kabıyla vermiÅŸler. Kendileri yememiÅŸler, oruçlu oldukları halde… Ertesi güne kadar sabretmiÅŸler, tam iftar edecekler; yetimin birisi gelmiÅŸ, “Açız, yiyeceÄŸimiz yok; bir ÅŸey varsa verin!” demiÅŸ. O yiyeceÄŸi de ona vermiÅŸler. Yine oruç tutmuÅŸlar. Ertesi gün bir esir gelmiÅŸ, tam yemeÄŸe oturdukları sırada… O gün yieceklerini de ona vermiÅŸler. Bunun üzerine bu ayet-i kerime inmiÅŸ.
Yâni, Hazret-i Ali Efendimiz’in, Fatıma Validemiz’in, Annemiz’in cömertliÄŸi… Kendileri açken, çoluk çocuk açken, sofradaki yiyeceÄŸi ayırmadan isteyene veriyorlar. Demek ki, çok da deÄŸil… Kendileri sabrediyorlar.
Yemekten baÅŸkalarına yedirme hususunda, ziyafet hususunda ayetle medhedilmiÅŸ kimseler zâten bu sözü söyleyenler…
Üçüncüsü; (ve zahara min dünyâhu liâhiretihî) “Dünyasından ahireti için malzeme depo eden…” Tabii, bu malzeme nedir?.. Dünyadayken ahirete depo edilecek malzeme nedir?.. Sevaplı iÅŸlerdir, hayır hasenâttır, sadakadır, ibâdet ve taattir… Bunları yaptı mı insan, ahirete malzeme götürmüş oluyor. Ahirete gittiÄŸi zaman yüzü gülecek. Bunları yapmadan ahirete gittiÄŸinde yoksul olacak, mahrum olacak… Elde avuçta hiç bir ÅŸey yok… Hesabı kötü olacak, cehenneme gidecek. Onun için, bu dünyadayken fırsatı ganimet bilip, ahirete malzeme hazırlayıp göndermek lâzım!..
Ayet-i kerimede:
(Yâ eyyühellezîne âmenû veltenzur nefsün mâ kaddemet liÄŸad) “KiÅŸi şöyle bir baksın bakalım, bu dünyadayken ahirete neler gönderiyor?.. Ne hazırlıklar yapıyor, ne sevaplar gönderiyor?.. (vettekullah, innallahe habîrun bimâ ta’melûn.) Allah’tan korkun! Allah her yaptığınızı çok iyi biliyor, haberdar hepsinden… Kötü bir ÅŸey yapmayın, onun cezâsı vardır.” denmiÅŸ oluyor.
Evet, üçüncü sözü de bu…
İmriî kelimesi, adam demek… (Mâ hâbemruün adele fî hükmihî) Yaptığı iÅŸte, verdiÄŸi hükümde âdil olan kimse, piÅŸman ve periÅŸan olmayacak!.. (ve et’ame min kutihî) Kazandığı gıdasından, yiyeceÄŸinden baÅŸkasına veren; hâib ve hasîr olmayacak, piÅŸman ve periÅŸan olmayacak!.. Yüzü gülecek, sevabı kazanacak, mükâfat alacak. (ve zahare min dünyâhu liâhiretihî) Dünyasındayken ahireti için çalışan, oraya hayırlar gönderen; mahrum, piÅŸman ve periÅŸan olmayacak!.. Orada o yaptıklarının karşılığını görecek, mükâfatlarına erecek, cennete girecek ve memnûn ve mesrûr olacak.
Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi sevdiÄŸi razı olduÄŸu kullarından eylesin… SevdiÄŸi razı olduÄŸu iÅŸleri yaparak ömür geçirmeyi nasib etsin… Huzuruna yüzü ak, alnı açık varmayı, cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı cümlemize müyesser eylesin…
Bi hürmeti esrâri sûretil fatiha!..
27. 12. 1993 - Melbourne / AVUSTRALYA




