Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)
Müslümanlarla diÄŸer insanlar arasındaki fark nedir? Bu soruya Müslüman olmayanlardan farklı cevaplar gelebilir. Onlar, Müslümanlarla aralarında kültürel ve ahlaki bazı ayrılıklar olduÄŸunu söyleyebilirler. Müslümanların “dünya görüşü”nün farklı olduÄŸunu, onların bazı “deÄŸer”lere inandıklarını, kendilerinin ise bu “deÄŸer”leri kabul etmediklerini öne sürebilirler. Müslümanların kendilerinden “ideolojik” farklılıklar taşıdıklarını belirtebilirler.
Ama aslında bu söyledikleri, yalnızca temel bir farklılığın sonuçları olarak ortaya çıkmış ve yalnızca “gözle görülür” özellik taşıyan bazı farklılıklardır. Onlar, Müslümanların gerçekte kendilerinden ne yönde farklı olduklarını çoÄŸunlukla anlayamazlar. (Zaten bu farkı anlamamış oldukları için Müslüman deÄŸillerdir.)
Müslümanları diÄŸerlerinden ayıran temel özelliÄŸin ne olduÄŸundan söz etmeden önce bir noktayı hatırlatmakta fayda var: “Müslüman” derken, nüfus cüzdanında “Müslümandır” ibaresi bulunan insanı kastetmiyoruz. Müslüman, Allah’ın, dinine baÄŸlananlara verdiÄŸi bir isimdir. Kuran’da tarif edilen Müslümanları diÄŸer insanlardan ayıran temel fark, bu insanların Allah’ın sonsuz kudretinin farkında olmalarıdır. Allah’ın sonsuz kudretinin farkında olmak ise -geleneksel inançların korunmasından ötürü- bir Yaratıcı’nın var olduÄŸunu tasdik etmek demek deÄŸildir. Kuran’da bu gerçeÄŸe şöyle dikkat çekilmektedir:
De ki: “Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve iÅŸleri evirip-çeviren kimdir?” Onlar: ‘”Allah” diyeceklerdir. Öyleyse de ki: “Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan baÅŸka ne var? Peki, nasıl hala çevriliyorsunuz?” (Yunus Suresi, 31-32
Ayette soru sorulan kiÅŸi, Allah’ın varlığını tasdik eden ve O’nun sıfatlarını kabul eden, ama tüm bunlara raÄŸmen, “Allah’tan korkup-sakınma” özelliÄŸinden yoksun olan ve Allah’tan yüz çevirmiÅŸ biridir. (Zaten ÅŸeytan da Allah’ın varlığını tasdik etmiyor deÄŸildir.)
Allah’ın büyüklüğünü kavramak bunu sözle tasdik etmekten ibaret deÄŸildir. Müslümanlar Allah’ın varlığının ve büyüklüğünün farkına varan, O’ndan “korkup-sakınan” ve hayatlarını farkına vardıkları bu büyük gerçeÄŸe göre düzenleyen insanlardır. DiÄŸerleri ise, ya Allah’ı inkar edenler, ya da Allah’ın varlığını üstteki ayette tarif edilen kiÅŸi gibi bir tarzda tasdik etmesine raÄŸmen Allah’tan “korkup-sakınmayanlar”dır.
Bu özellikteki insanların yaÅŸamları, kendilerini yaratmış olan Allah’ın farkında olmadan kurulmuÅŸ yaÅŸamlardır. Bunlar hayatlarının, kim tarafından, nasıl ve neden baÅŸlatıldığını gözardı ederler. Kendi zihinlerinde, Allah’a ve O’nun dinine yer olmayan yeni bir hayat kurmaya çalışırlar. Kuran’da ise, böyle bir yaÅŸamın boÅŸ ve çürük bir temele dayandığı, yıkımla bitmeye mahkum olduÄŸu ÅŸu hikmetli benzetmeyle anlatılır:
Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 109)
Ayette de haber verildiÄŸi gibi, Kuran’da tarif edilen ÅŸekilde bir imana sahip olmayanların yaÅŸamları, “yıkılacak yar”ların kenarlarına kuruludur. Onların hayattaki tek amaçları “bu dünya”da mutluluÄŸu ve rahatlığı elde etmektir. Bu insanların çoÄŸu, kendine “zengin olmak” gibi bir hedef belirler. Bu hedefine ulaÅŸmak için elinden geleni yapacak, tüm fiziki ve beyinsel gücünü zengin olmak için kullanacaktır. Kimisi de hayattaki amacını “itibar sahibi ve ünlü bir insan olmak” olarak saptar. Bunu elde etmek için de elinden gelen herÅŸeyi yapar. ÖrneÄŸin ünlü bir yazar olup, “saygın” bir insan haline gelebilmek için elindeki bütün imkanları kullanır, fedakarlıklara katlanır. Ama bunların hepsi, ölümle birlikte yok olacak olan boÅŸ hedeflerden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Hatta birçoÄŸu henüz hayattayken de kaybedilebilir.
Oysa mümin, Allah’ın varlığının ve gücünün farkındadır. Allah’ın onu niçin yarattığını ve ondan neler istediÄŸini bilir. Bu sayede - diÄŸer insanlar için kesin bir yıkımdan baÅŸka bir ÅŸey olamayan - ölümün de sırrını çözer: Ölüm bir yok oluÅŸ deÄŸil, asıl hayata geçiÅŸ aÅŸamasıdır.
Müslüman olmayanlar, hayatlarının tesadüfen ve “kendi kendine” oluÅŸtuÄŸunu sandıkları gibi, hayatlarını bitiren ölümün de “kendi kendine” oluÅŸan bir “kaza” olduÄŸunu düşünürler. Oysa hayatı yaratan da ölümü yaratan da Allah’tır. Bir tesadüf ya da kaza olmayan ölüm, Allah tarafından özel olarak yaratılmış, zamanı ve yeri belirlenmiÅŸ bir olaydır.
İşte mümin de, Allah’ın herÅŸeye hakim olduÄŸunu bilen ve ölümün bir son deÄŸil, asıl hayata (ahiret) geçiÅŸ aÅŸaması olduÄŸunu kavrayan insandır. Bu gerçeklerin farkındayken de, elbette diÄŸerleri gibi hayatını “yıkılacak bir yarın kenarına” kurmaz. Hayatın, ölümün ve ölüm-sonrası gerçek hayatın asıl sahibinin kim olduÄŸunu ve kim tarafından yaratıldığını bildiÄŸi için, Allah’a yönelir. Paranın, makam ve mevkinin, fiziki güzelliÄŸin Allah tarafından yaratılmış ve yaratılmakta olan bu sistem içinde “geçer akçe” olmadığını görür. Bunlar ancak, Allah’ın koyduÄŸu kurallar sayesinde kısa bir süre iÅŸleyecek olan “sebep”lerdir.
Allah’ın yaratmış olduÄŸu sistemin anahtarı ise Allah’ın rızasıdır. Çünkü Allah sadece rızasına uyanları doÄŸru yola iletecektir:
Allah, rızasına uyanları bununla Kuran’la kurtuluÅŸ yollarına ulaÅŸtırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoÄŸru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)
Müslüman, Allah’ın rızasını aradığı için Müslümandır. İşte Müslümanı, diÄŸerlerinden ayıran en önemli fark buradadır. Müslümanlar, dini Allah’ın rızasını kazanmak için izlenecek bir yol olarak görürken, birçokları için din, birtakım inançları içeren kurallar bütünüdür ve hayatlarında önemli bir yeri yoktur.
Zaten gerçek Müslümanlarla, Müslüman taklidi yapan ikiyüzlüler (münafıklar) arasındaki ayrım da burada ortaya çıkar. Müslümanlar, dini Allah’ın rızasını kazanmak için izlenecek bir yol olarak kabul ederken, münafıklar bunu kendi çıkar ve isteklerini tatmin etmeye yarayacak bir araç olarak görürler. Müslümanların namazı “huÅŸu” (Allah’a karşı saygı dolu bir korku) içinde kılarken (Müminun Suresi, 1-2), münafıkların bunu insanlara “gösteriÅŸ” olsun diye (Maun Suresi, 6) yapmaları da bundandır. Aynı ÅŸekilde münafıklar, Allah yolunda yapılan harcamayı (infak) da gerçekte Allah rızası için deÄŸil, yine insanlara gösteriÅŸ olsun diye yaparlar:
Ey iman edenler, Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriÅŸ olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine saÄŸnak bir yaÄŸmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir ÅŸeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kafirler topluluÄŸuna hidayet vermez. (Bakara Suresi, 264)
ALLAH RIZASI İÇIN CİDDİ BİR ÇABA
İnsanlar kendilerine tek hedef olarak belirledikleri dünya nimetlerini elde etmek için çok büyük bir çaba gösterirler. Zengin olmak, statü kazanmak ya da baÅŸka menfaatler için ellerinden gelen herÅŸeyi yaparlar. Çok kısa süre içinde tümüyle ellerinden gidecek olan “az bir deÄŸer” (Tevbe Suresi, 9) uÄŸruna büyük bir yarış içine girerler.
Onlarınkinden çok daha büyük bir karşılığa, Allah’ın rızasına ve cennetine talip olan mümin de bu hedefleri için ciddi bir çaba gösterecektir. Kuran’da, müminin bu özelliÄŸi şöyle tarif edilir:
Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider. Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 18-19)
Mümin Allah rızası ve ahiret için “ciddi bir çaba gösterek” çalışır. Malını ve canını Allah için “satmıştır”. Kuran’da müminlerin bu özelliÄŸi şöyle anlatılır:
Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Åžu halde yaptığınız bu alışveriÅŸten dolayı sevinip-müjdeleÅŸiniz. İşte ‘büyük kurtuluÅŸ ve mutluluk’ budur. (Tevbe Suresi, 111)
Allah’a “malını ve canını satmış” olan bir insan, Allah rızası için karşılaÅŸacağı hiçbir zorluktan etkilenmeyecektir. Allah rızası dışında hiçbir ÅŸeye yönelmeyecektir. Bedeni ve sahip olduÄŸu mallar “onun” deÄŸildir ki, bunlar konusunda kendi nefsinin bencil tutkularına uysun. Bedeninin ve sahip olduÄŸu herÅŸeyin sahibi Allah’tır, tüm bunları O’nun istediÄŸi ÅŸekilde kullanacaktır.
Bunların yanısıra göstereceÄŸi çabanın gerçekten ciddi olup olmadığı da denenecektir. Allah yolunda hiçbir ÅŸeyden çekinmemelidir. Çünkü münafıklar da, eÄŸer kendileri için “yakın bir yarar” görürlerse, görünüşte Allah rızasına uygun bir iÅŸe -Allah’ın rızasını deÄŸil de, bu “yakın yarar”ı elde edebilmek için- giriÅŸebilirler:
EÄŸer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar (münafıklar) mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. “EÄŸer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaÅŸa) çıkardık.” diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor. (Tevbe Suresi, 42)
Dolayısıyla mümin olmanın ölçüsü, Allah rızasına karşı içli bir istek duymak ve gerektiÄŸinde bu yolda fedakarlık göstermekten kaçınmamaktır. Müminler, “katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri”dirler. (Sad Suresi, 46) Mümin, Allah’ın rızasının yanında baÅŸka çıkarlar gözetmez. Allah’tan rızasını, rahmetini ve cennetini umar, çünkü “Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir ‘çekirdeÄŸin sırtındaki tomurcuk kadar’ bile haksızlığa uÄŸramayacaklardır.” (Nisa Suresi, 124)
Görüldüğü gibi Kuran’da tarif edilen mümin modeli son derece açık ve nettir. Allah’a ve ahirete “kesin bir bilgiyle” (Lokman Suresi, 4) iman edip, sonra da Allah yolunda “ciddi bir çaba” gösterenlerin yurdudur cennet. Allah’a ancak “bir ucundan ibadet” edip, Allah’ın rızasının yanında kendi basit çıkarlarını korumaya çalışanların durumu ise, Kuran’da şöyle açıklanmaktadır:
İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder, eÄŸer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eÄŸer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiÅŸtir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11)
Müminin asıl hedefi ahirettir, ama bu onun dünyada yalnızca zorluk ve sıkıntıyla dolu bir hayat yaşayacağı anlamına gelmez. Karşılaşacağı zorluk ve sıkıntılar, onun denenmesi ve olgunlaşması içindir.
Müminin karşılaÅŸacağı zorluklar, aslında dışarıdan zor gibi görünen, fakat tam bir teslimiyetle içine girildiÄŸinde, Allah’ın her türlü zorluÄŸu kaldırdığı olaylardır. ÖrneÄŸin, Hz. İbrahim imanından dolayı ateÅŸe atılmak istendiÄŸinde Müslümanca karşılık vermiÅŸ, inancından ve Allah’ın emirlerinden hiçbir taviz vermeyerek ateÅŸe atılmayı göze almıştır. AteÅŸe atılmak, dışarıdan bakan biri için bir insanın dünyada başına gelebilecek en büyük fiziksel iÅŸkencedir. Fakat Allah’ın bu denemesini en güzel, en teslimiyetli bir biçimde karşılayan Hz. İbrahim, dışarıdan zorlu görünen bu olaydan Allah’ın yardımıyla hiçbir zarar görmeden kurtulmuÅŸtur.:
(İbrahim) Dedi ki: “O halde, Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan ÅŸeylere mi tapıyorsunuz?” “Yuh size ve Allah’tan baÅŸka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?” Dediler ki: “EÄŸer (bir ÅŸey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun.” Biz de dedik ki: “Ey ateÅŸ, İbrahim’e karşı soÄŸuk ve esenlik ol.” Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat Biz onları daha çok hüsrana uÄŸrayanlar kıldık. (Enbiya Suresi, 66-70)
Nitekim Allah Kendi rızası için sahip oldukları herşeyi ortaya koyanların hiçbir zarar görmeden, maddi ve manevi kazançlarla geri döndüklerini ayetlerinde şöyle haber verir:
Onlar, kendilerine insanlar: “Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun” dedikleri halde imanları artanlar ve: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyenlerdir. Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah’tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. İşte bu ÅŸeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eÄŸer mü’minlerseniz, Ben’den korkun. Küfürde ‘büyük çaba harcayanlar’ seni üzmesin. Çünkü onlar, Allah’a hiçbir ÅŸeyle zarar veremezler. Allah, onları ahirette pay sahibi kılmamayı ister. Onlar için büyük bir azab vardır. Onlar, imana karşılık küfrü satın alanlardır. Onlar, Allah’a hiçbir ÅŸeyle zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azab vardır. (Al-i İmran Suresi, 173-177)
Sonuçta Allah’ın rızasını arayan ve gözeten bir mümin için hiçbir sıkıntı, zorluk ve üzüntü yoktur. Yalnızca, Allah’ın dünyada bir imtihan olarak yarattığı ve müminin tevekkül, sabır ve teslimiyetini denediÄŸi olaylar vardır. Bunlar dışarıdan bakıldığında sıkıntı ve zorluk gibi görünen, içine girildiÄŸinde ise Allah’ın kesin bir rahmetiyle karşılaşılan olaylardır.
Ayrıca Allah Kuran’da, mümin kullarına kaldırabileceklerinden fazla yük yüklemeyeceÄŸini de bildirmiÅŸtir:
Allah, hiç kimseye güç yetireceÄŸinden baÅŸkasını yüklemez… (Bakara Suresi, 286)
Allah kendisine gereği gibi kulluk eden bir mümin için ne dünyada ne de ahirette hiçbir azap dilememiştir. Tam tersine her iki hayatta da güzellik onlarındır:
(Allah’tan) Sakınanlara: “Rabbiniz ne indirdi?” dendiÄŸinde, “Hayır” dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. Adn cennetleri; ona girerler, onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri ÅŸey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir. (Nahl Suresi, 30-31)
Allah rızasını gözetmede zaaf gösteren, Allah’a tam bir teslimiyet göstermeyen, nefsini daha ön planda tutan kimselerin başına, bu tür hatalı davranışlarından ötürü, Allah’ın bir uyarısı olarak azap, zorluk ve sıkıntı gelir. Müminler hata yaptıklarında, Allah’tan bir nevi “ÅŸefkat tokadı” ÅŸeklinde kendilerine gelen bu sıkıntılardan ders alıp, tevbe eder ve davranışlarını düzeltirler. İnkarcılar ise, dünyada yaÅŸadıkları süre boyunca Allah’ın kendilerini uÄŸrattığı zorluk ve sıkıntılardan, belalardan ibret almaz ve ahiretteki büyük sonsuz azabı hakedecek bir duruma gelirler.
NEFSİNİ TANIMAK
Kuran’ın insan hakkında verdiÄŸi önemli bilgilerden biri de onun “nefis sahibi” olduÄŸudur. Arapça’da “insanın kendisi” anlamına gelen nefs, benlik kelimesiyle de tanımlanabilir.
Kuran’da insan nefsinin iki tarafı olduÄŸunu bildirilmiÅŸtir. Buna göre insanın içinde kötülüğü emreden bir taraf ve o kötülükten sakınmayı emreden diÄŸer bir taraf bulunmaktadır. Bu konu ile ilgili ayetler şöyledir:
Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuÅŸtur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uÄŸramıştır. (Åžems Suresi, 7-10)
Ayetlerden de anlaşıldığı gibi kötülük her insanın nefsinde vardır. Ancak bunu temizleyip arındıran kurtulacaktır. Müminler nefislerindeki kötülüklere teslim olmaz, Allah’ın ilham ettiÄŸi ÅŸekilde ondan sakınırlar. Hz. Yusuf’un söylediÄŸi: “Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, Rabbimin kendisini esirgediÄŸi dışında var gücüyle kötülüğü emredendir.” (Yusuf Suresi, 53) sözü, müminlerin nasıl düşünmesi gerektiÄŸini göstermektedir.
Nefs “var gücüyle kötülüğü emreden” olduÄŸuna göre, mümin sürekli olarak nefsine karşı uyanık olmak durumundadır. Nefs sürekli olarak ona Allah’ın rızasının dışında alternatifler sunar ve bu alternatifleri süslü gösterir. Fakat mümin, Allah korkusu sayesinde, nefsin bu “ÅŸaşırtıp-saptırıcı” özelliÄŸine kanmaz. Daima Allah’ın rızasına uygun bir yaÅŸam geçirmek için doÄŸrulara yönelir.
ŞİRKTEN KAÇINMAK
Åžirk, kısa tarifiyle Allah’ın yanında O’ndan baÅŸka bazı varlıkları da ilah kabul etmektir. Bu tarifin üzerine, çoÄŸu kiÅŸi, aslında ÅŸirk içinde olmalarına raÄŸmen “biz Allah’tan baÅŸka ilah tanımıyoruz ki” diyebilir. Bu, onların “ÅŸirk”in ne olduÄŸunu anlamamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Zaten, Kuran’da bildirildiÄŸine göre, Allah’a ortak koÅŸup ÅŸirk içinde olanların bir bölümü, bu durumlarını kabul etmemektedirler. Bu kiÅŸilerin sözleri Kuran’da şöyle haber verilmektedir:
Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra ÅŸirk koÅŸanlara diyeceÄŸiz ki: “Nerede (o bir ÅŸey) sanıp da ortak koÅŸtuklarınız?” (Bundan) Sonra onların: “Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden deÄŸildik” demelerinden baÅŸka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) (Enam Suresi, 22-23)
Bu nedenle kimse bu konuda kendinden emin olmamalı, ÅŸirk içinde olmaktan Allah’a sığınmalıdır. Çünkü ÅŸirk, çok büyük bir günahtır. Allah diÄŸer günah ve hataları affedebileceÄŸini ama ÅŸirki asla affetmeyeceÄŸini Kuran’da şöyle bildirmiÅŸtir:
Gerçekten, Allah, kendisine ÅŸirk koÅŸulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediÄŸini bağışlar. Kim Allah’a ÅŸirk koÅŸarsa, doÄŸrusu büyük bir günahla iftira etmiÅŸ olur. (Nisa Suresi, 48)
Bu kadar büyük bir “günah ve iftira” olan ÅŸirk, insanın, Allah’a ait olan özellikleri kendi zihninde baÅŸka varlıklara vermesiyle baÅŸlar. Oysa varlıklarda yer alan özellikler (güç, güzellik, zeka vb.) onlara “ait” deÄŸildir; Allah tarafından geçici ve belirli bir süre için onlara verilmiÅŸtir. Bu özellikleri, bu varlıklara “ait” saymak, onları da Allah gibi varlığı kendinden olan bir ilah saymak demektir. Bu ise, söz konusu varlıkları Allah’ın ortakları sayıp, Allah’a ortak koÅŸmak olarak tanımlanır.
Allah’ın bir ve tek olma vasfı, Kuran’da şöyle anlatılır:
De ki: O Allah, birdir. Allah, Samed’dir (herÅŸey O’na muhtaçtır, daimdir, hiçbir ÅŸeye ihtiyacı olmayandır). O, doÄŸurmamıştır ve doÄŸurulmamıştır. Ve hiçbir ÅŸey O’nun dengi deÄŸildir. (İhlas Suresi, 1-4)
Yukarıdaki ayetlerde bildirildiÄŸi gibi, Allah hiçbir ÅŸeye muhtaç deÄŸildir, ama herÅŸey O’na muhtaçtır. Ve hiçbir ÅŸey O’nun dengi deÄŸildir. Bu gerçek reddedilip, bazı varlıkların Allah’a muhtaç olmadığı düşünüldüğü anda ise “ÅŸirk” baÅŸlar. O zaman, herÅŸeyin Allah’ın kontrolünde olduÄŸu unutulur, O’na muhtaç olmayan bazı varlıkların var olduÄŸu ve bunların O’ndan bağımsız olarak davranabildiÄŸi gibi gerçek dışı bir inanç doÄŸar. Böyle varlıkların olduÄŸu zannedilince, Allah’tan baÅŸka bir de onlardan yardım istenmeye, onların rızası aranmaya, onların kuralları kabul edilmeye baÅŸlanır.
Oysa ki, Allah’a ÅŸirk koÅŸmayan müminler, tüm gücün O’nun elinde olduÄŸunu bildiklerinden yalnızca O’na yönelirler. Müminlerin sözleri Kuran’da şöyle haber verilir:
Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Sen’den yardım dileriz. (Fatiha Suresi, 4)
Şirk koşanlar ise aslında kendilerine yardıma güç yetiremeyecek varlıklara yönelmektedirler. Çünkü ilah olarak kabul ettikleri de kendileri gibi aciz kullardır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir ÅŸeyi yaratamayan ÅŸeyleri mi ortak koÅŸuyorlar? Oysa (bu ÅŸirk koÅŸtukları güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım etmeÄŸe. Onları hidayete çağırırsanız size uymazlar. Onları çağırırsanız da, suskun dursanız da size karşı (tutumları) birdir. Allah’tan baÅŸka taptıklarınız sizler gibi kullardır. EÄŸer doÄŸru iseniz, hemen onları çağırın da size icabet etsinler. (Araf Suresi, 191-194)
Dolayısıyla şirk hem büyük bir iftira, hem büyük bir aldanma, hem de büyük bir akılsızlıktır. Ayetlerde şirk koşanların ne kadar büyük bir akılsızlık içinde oldukları şöyle tarif edilir:
Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; ÅŸimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. EÄŸer sinek onlardan bir ÅŸey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir. (Hac Suresi, 73-74)
Åžirk, deÄŸiÅŸik ÅŸekillerde ortaya çıkar. Allah’tan baÅŸka varlıklar ilah olarak kabul edildiÄŸi için, onların rızası aranmaya baÅŸlanır. Onlardan medet umulur ve onların hükümleri kabul edilir. Böylece insan, kendisini kendi eliyle milyonlarca hayali ilahın boyunduruÄŸuna sokmuÅŸ olur. Aynı kendisi gibi aciz varlıklardan medet umar. Oysa ÅŸirk koÅŸan insan, büyük bir çıkmaz ve “zulüm” içindedir. Bu gerçek bir Kuran ayetinde şöyle haber verilir:
“… Şüphesiz ÅŸirk, gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lokman Suresi,13)
Ama ÅŸunu da belirtmek gerekir ki bu insan, kendi kendine zulmetmektedir. Çünkü “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir ÅŸeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.” (Yunus Suresi, 44)
alıntı






